Site İçi Arama
Boş arama ile 16 sonuç bulundu
- Emsal Yargıtay Kararı: Kiraya Veren Kiralananın Anahtarlarını Geri Almıyorsa Tevdi Mahalli Tayin Edilmelidir
Kararın Özeti Uyuşmazlık; somut olayda, icra takibine konu 01.05.2008 tarihli kira sözleşme uyarınca davacının kiraya veren, asıl davada davalı ...’in kiracı ve birleşen dosyada davalı ...’ın ise kefil sıfatı ile sözleşmenin tarafı olup olmadıkları, buradan varılacak sonuca göre asıl ve birleşen dava yönünden işin esasına girilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Kiralananın tahliye edildiğinin (kiracının kiralananı iade borcunu yerine getirdiğinin) kabul edilebilmesi için, kiralananın fiilen boşaltılması yeterli değildir; anahtarın da kiralayana teslim edilmesi gerekir. Kiracının bildirdiği tahliye tarihinin kiralayan tarafından kabul edilmemesi; başka bir ifadeyle, tahliye tarihinin taraflar arasında çekişmeli olması hâlinde; kiralananın fiilen boşaltıldığını ve anahtarın teslim edildiğini, böylece kira ilişkisinin kendisince ileri sürülen tarihte hukuken sona erdirildiğini kanıtlama yükümlülüğü, kiracıya aittir. Kiracı, kiralananı kendisinin ileri sürdüğü tarihte tahliye ettiğini ispatlayamazsa, kiralayanın bildirdiği tahliye tarihine itibar olunmalıdır. Kiralananın tahliye edildiğinin kabul edilebilmesi için, kiralananın fiilen boşaltılması yeterli değildir, anahtarın da kiralayana teslim edilmesi gerekir. Davalılar kiralananın tahliye edildiğini bir başka anlatımla kiralananın anahtarının davacıya teslim edildiğini kanıtlayamamışlardır. Bu nedenle icra takibine dayanak olarak gösterilen 01.05.2008 tarihli kira sözleşmesi uyarınca davacının kiraya veren, asıl davada davalı ...’in kiracı ve birleşen davada davalı ...’ın ise kefil sıfatı ile sözleşmenin tarafı olduklarının kabulü gerekir. Bu durumda anahtar teslim edilmediği sürece kiracının, kira bedellerini ödemek de dahil olmak üzere, sözleşmeden kaynaklanan yükümlülükleri devam eder. Emsal Yargıtay Kararı: Kiraya Veren Kiralananın Anahtarlarını Geri Almıyorsa Tevdi Mahalli Tayin Edilmelidir T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU Esas : 2017/2619 Karar : 2021/1683 Tarih : 14.12.2021 1. Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Antalya 1. Sulh Hukuk Mahkemesince verilen asıl ve birleşen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Asıl davada davacı vekili; davalının borcundan dolayı Antalya 4. İcra Müdürlüğünün 2013/1909 E. sayılı dosyası ile icra takibi başlatıldığını, davalı borçlunun takibe itiraz ettiğini, davalının müvekkiline ait taşınmazda kiracılıktan doğan borcunun bulunduğunu, aynı borç için Antalya 1. İcra Müdürlüğünün 2009/15718 (doğrusu 2009/15719) E. sayılı dosyası ile icra takibi yapıldığını, davalının itirazı üzerine Antalya 2. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2010/1643 E. sayılı dosyasında davacının taraf ehliyetinin bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddedildiğini, bu takipte davalıya yapılan tebligat tarihinin (07.10.2010) temerrüt tarihi olduğunu ileri sürerek itirazın iptali ile borçlunun asıl alacağın %20’sinden aşağı olmamak üzere icra inkâr tazminatı ödemesine karar verilmesini talep etmiştir. 5. Birleşen davada davacı vekili; davalı ... aleyhine müvekkiline olan borcundan dolayı Antalya 4. İcra Müdürlüğünün 2013/1909 E. sayılı dosyası ile icra takibi başlattıklarını, davalının itirazı üzerine takibin durdurulduğunu, davalının müvekkiline ait taşınmazda kiracının kefilliğinden doğan borcunun olduğunu, aynı borç için Antalya 1. İcra Müdürlüğünün 2009/15718 (doğrusu 2009/15719) E. sayılı dosyası ile icra takibi yapıldığını, bu takibe itiraz olmadığını ve kesinleştiğini ancak diğer borçlu ...’in itirazı üzerine Antalya 2. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2010/1643 E. sayılı dosyasında davacının taraf ehliyetinin bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddedildiğini, bu nedenle her iki borçlu aleyhine Antalya 4. İcra Müdürlüğünün 2013/1909 E. sayılı dosyası ile takip yapıldığını, borçlu Ali Kirdecilerin itirazı üzerine Mahkemenin 2013/995 E. sayılı dosyası üzerinden itirazın iptali davası açıldığını, her iki davanın birleştirilmesi gerektiğini belirterek Mahkemenin 2013/995 E. sayılı davası ile iş bu davanın birleştirilmesine, davanın kabulü ile davalının itirazının iptaline, davalının asıl alacağın %20’sinden aşağı olmamak üzere icra inkâr tazminatına mahkum edilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 6. Asıl davada davalı ... vekili; davacının Antalya 1. İcra Müdürlüğünün 2009/15718 E. sayılı dosyasında mevcut 01.08.2008 başlangıç tarihli kira sözleşmesi ile taşınmazı ...'a kiraya verdiğinin anlaşıldığını, davaya konu Antalya 4. İcra Müdürlüğünün 2013/1909 E. sayılı dosyasına sunulan 01.05.2008 başlangıç tarihli kira sözleşmesinin kiracısının müvekkili, kefilinin ise ... olduğunu, her iki sözleşmede de kiralananın adresi Uncalı Mah. 22. Cad. F Blok 63/1 Antalya olup, sadece site isimlerinin farklı olduğunu, haricen edindikleri bilgiye göre taşınmazın bulunduğu sitenin adının “... Sitesi” iken “... Sitesi” olarak değiştirildiğini, aynı taşınmaz hakkında iki ayrı sözleşmenin olduğunu, davacının Antalya 1. İcra Müdürlüğünün 2009/15718 E. sayılı dosyasında borçlu bulunan ...’tan sözde alacağını tahsil edemeyince dava konusu takip ile müvekkili hakkında icra takibi başlattığını, davacının müvekkiline 01.05.2008 başlangıç tarihli sözleşme ile kiraladığı taşınmazı 3 ay sonra 01.08.2008 başlangıç tarihli sözleşme ile diğer davalıya kiraladığını, müvekkilinin 3 ay sonra başkasına kiralanan taşınmazda kiracılık sıfatının sona erdiğini ve kira bedellerinden sorumlu tutulamayacağını, takipte 01.01.2009 ile 01.04.2010 tarihleri arasındaki kira bedellerinin tahsilinin istendiğini ancak diğer davalı ...’ın Antalya 1. İcra Müdürlüğünün 2009/15718 E. sayılı dosyasındaki beyanına göre 2009 yılı Nisan ayında taşınmazın tahliye edildiğini ve diğer davalının tahliyesinden sonra Zeliha Dörtkardaşlar isminde bir şahsa kiralandığını, tahliyeden sonra elektrik ve su aboneliklerinin iptal edilmiş olması gerektiğini, taşınmaza ilişkin 2008 yılından itibaren elektrik ve su aboneliklerinin kayıtlarının getirtilmesi hâlinde müvekkilinin takip konusu dönemlerde kiracı olmadığının ortaya çıkacağını belirterek davanın reddine ve davacının asıl alacağın en az %20’si oranında kötü niyet tazminatına mahkum edilmesine karar verilmesini talep etmiştir. 7. Birleşen davada davalı ...; davaya konu Antalya 4. İcra Müdürlüğünün 2013/1909 E. sayılı dosyasındaki 01.05.2008 başlangıç tarihli kira sözleşmesinde kiracının ... olduğunu, kendisinin o sözleşmeye kefil olarak imza attığını, davacının aynı taşınmazı Antalya 1. İcra Müdürlüğünün 2009/15718 esas sayılı dosyasındaki 01.08.2008 başlangıç tarihli kira sözleşmesi ile kendisine kiraladığını, iki sözleşmede de taşınmazın adresinin aynı olduğunu, davacının 01.01.2009 ile 01.04.2010 tarihleri arasındaki kira bedellerini istediğini, kendisinin taşınmazı 2009 yılının Nisan ayında boşalttığını, kendisi boşalttıktan sonra davacının dava konusu yeri başka birisine kiraladığını, davacının kötü niyetli olarak bu davayı açtığını, kendisinin oturmadığı dönemlere ilişkin kira bedellerinin talep edildiğini belirterek davanın reddine ve davacının asıl alacağın en az %20’si oranında kötü niyet tazminatına mahkum edilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkeme Kararı: 8. Antalya 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 14.10.2014 tarihli ve 2013/995 E., 2014/1316 K. sayılı kararı ile; icra takibine dayanak yapılan dönemlerde dava konusu taşınmazda davalıların kiracı olarak bulunmadığı, bu hususun ... Genel Müdürlüğünden, CLK Akdeniz Elektrik A.Ş.'den ve Üçkapılar Vergi Dairesi Müdürlüğünden gelen cevaplardan sabit olduğu, ayrıca söz konusu taşınmaz malikinin davacı değil de ... olduğu, davacının kiralayan ile malik arasında kira sözleşmesi düzenleme, imzalama, icra takibi yapma ve dava açma gibi yetkileri içeren vekaletname sunulmadığı, bu nedenle davacının dava açma sıfatının bulunmadığı, öte yandan davacı vekiline bilirkişi incelemesi için gerekli masrafları yatırmak üzere kesin süre verildiği, davacı vekili tarafından gerekli gider avansının yatırılmadığı, söz konusu davada ispat yükünün davacıda olduğu, davacının davasını somut delil ve belgelerle ispat edemediği gerekçesiyle asıl ve birleşen davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 9. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesinin 03.03.2016 tarihli ve 2016/595 E., 2016/1647 K. sayılı kararı ile; “…Dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerden; Antalya 4. İcra Müdürlüğü’nün 08.03.2013 takip tarihli icra dosyasının asıl ve birleşen davaya dayanak yapılan, 01.05.2008 başlangıç tarihli, 1 yıl süreli, aylık 350TL bedelli konut kira sözleşmesi dayanak gösterilerek 5600TL kira bedelinin tahsilinin istendiği anlaşılmaktadır. 01.05.2008 başlangıç tarihli 1 yıl süreli kira sözleşmesi incelendiğinde kiraya verenin; ..., kiracının ..., kefilin ... olduğu, davalıların savunmasına konu aynı yer ile ilgili 01.08.2008 başlangıç tarihli 12 ay süreli aylık 300 TL bedelli kira sözleşmesinde kiraya verenin ..., kiracının ise ... olduğu anlaşılmaktadır. Dayanak icra takibindeki 01.05.2008 tarihli sözleşme uyarınca davacının kiraya veren sıfatı ile, asıl davanın davalısı ...’in kiracı sıfatı ile birleşen dosyanın davalısının ise kefil sıfatı ile sözleşmenin tarafı oldukları anlaşılmaktadır. Buna göre, asıl ve birleşen dava yönünden işin esasına girilerek oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken hatalı değerlendirme sonucu yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmiş olması doğru değildir...” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 11. Antalya 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 08.12.2016 tarihli ve 2016/706 E., 2016/1588 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçe tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 12. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda, icra takibine konu 01.05.2008 tarihli kira sözleşme uyarınca davacının kiraya veren, asıl davada davalı ...’in kiracı ve birleşen dosyada davalı ...’ın ise kefil sıfatı ile sözleşmenin tarafı olup olmadıkları, buradan varılacak sonuca göre asıl ve birleşen dava yönünden işin esasına girilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Öncelikle kira sözleşmesinin hukuksal niteliğinin ve kiraya veren sıfatının açıklanmasında yarar vardır. 15. Kira sözleşmesi kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanılmasıyla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere kira sözleşmesi karşılıklı edimleri içeren bir sözleşmedir. 16. Başka bir anlatımla kira sözleşmesi, bir bedel karşılığında geçici bir süre için tarafa veya başkasına ait taşınır veya taşınmaz malın veya bir hakkın kullanımını sağlayan sözleşmedir. Kira sözleşmesi karşılıklı iradelerin birleşmesi suretiyle oluşur. Kira sözleşmesinin tarafları, kiraya verilen maldan bedel karşılığı yararlanan kiracı ile yararlanmaya razı olan kiralayandır. 17. Hemen belirtilmelidir ki, kiralayan ve mal sahipliği sıfatlarının aynı kişide toplanması gerekmemektedir. Dava konusu kira sözleşmesinin düzenlendiği tarihte yürürlükte bulunan 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkındaki Kanun’da mülkiyet değil, akit esası kabul edilmiş, bu husus Hukuk Genel Kurulunun 07.11.1962 tarihli ve 6/8 E., 61 K. sayılı kararında da benimsenmiştir. 18. Başkasına ait taşınmazın kiraya verilmesi mümkün ve buna ilişkin sözleşme hukuken geçerli olduğundan kiralayanın mal sahibi olma zorunluluğu yoktur. Eş söyleyişle, mal sahibinin tarafı durumunda bulunmadığı bir kira sözleşmesi yapılabilir ve kural olarak o sözleşmeden doğan hak ve borçlar sözleşmenin taraflarına ait olur. 19. Kira sözleşmesinde kiracının asli edim yükümü, kira bedelinin ödenmesi; kiraya verenin asli edim yükümü ise, kiralananı kira süresince kiracının kullanımına hazır bulundurmasıdır. Kira sözleşmesinin düzenlendiği tarihte yürürlükte bulunan mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 249. maddesine göre (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 301) “Mucir, mecuru akitten maksut olan kullanmağa salih bir halde müstecire teslim etmek ve icar müddeti zarfında bu halde bulundurmak ile mükelleftir.” Kiraya verenin teslim borcunu yerine getirmesi tek başına asli edim yükümlülüğünü yerine getirmesi anlamına gelmemekte olup sözleşme süresince de kiralananı kullanıma elverişli bir şekilde bulundurmakla yükümlüdür. 20. Borçlar Kanunu’nun 257. (TBK’nın 313.) maddesine göre “Müstecir kirayı akit ile yahut mahalli adet ile muayyen olan zamanda tediyeye mecburdur.” Kira bedeli kiraya veren için bir semere olup, kiracının, kiralananı kullanmasına karşılık olarak, belirli tarihlerde kiraya verene ifa etmeyi taahhüt ettiği bir edimdir. Kiracı, aksine sözleşme ve yerel âdet olmadıkça, kira bedelini ve gerekiyorsa yan giderleri, her ayın sonunda ve en geç kira süresinin bitiminde ödemekle yükümlüdür. Kira bedelinin ödenmesi konusunda sözleşmede bir hüküm bulunması hâlinde sözleşmedeki hükme göre hareket edilir. 21. Bu aşamada kiralananın tahliyesine ilişkin açıklama yapılmasında fayda bulunmaktadır. 22. Kiralananın tahliye edildiğinin (kiracının kiralananı iade borcunu yerine getirdiğinin) kabul edilebilmesi için, kiralananın fiilen boşaltılması yeterli değildir; anahtarın da kiralayana teslim edilmesi gerekir. Kiracının bildirdiği tahliye tarihinin kiralayan tarafından kabul edilmemesi; başka bir ifadeyle, tahliye tarihinin taraflar arasında çekişmeli olması hâlinde; kiralananın fiilen boşaltıldığını ve anahtarın teslim edildiğini, böylece kira ilişkisinin kendisince ileri sürülen tarihte hukuken sona erdirildiğini kanıtlama yükümlülüğü, kiracıya aittir. Kiracı, kiralananı kendisinin ileri sürdüğü tarihte tahliye ettiğini ispatlayamazsa, kiralayanın bildirdiği tahliye tarihine itibar olunmalıdır. 23. Anahtarın kiralayana teslimi, hukukî işlemin içerisinde yer alan bir maddi vakıa olmakla birlikte, sözleşmenin feshine yönelik bir hukukî sonuç doğurduğundan, bunun ne şekilde ispatlanacağı hususu, yıllık kira bedelinin tutarı esas alınmak suretiyle, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 200. maddesi çerçevesinde değerlendirilmelidir. Eş söyleyişle, yıllık kira bedelinin tutarı senetle ispat sınırının üzerindeyse ve kiralayanın açık muvafakati yoksa, bu yön kiracı tarafından ancak yazılı delille ispatlanabilir; tanık dinlenemez. 24. Kiralayanın anahtarı almaktan kaçınması hâlinde ise, kiracının, mahkemeden tevdi mahalli tayinini isteyip, tayin edilecek yere anahtarı teslim etmeli ve durumu kiralayana bildirmelidir. Kiracı, kiralananı iade borcundan, anahtarın tevdii mahalline teslim edildiğinin kiralayana bildirilmesiyle kurtulur ve kiralanan bu tarihte kiraya verene teslim edilmiş sayılır. Bu durumda kiracı anahtarın tevdii mahalline teslim edildiğinin kiralayana bildirildiği tarihe kadar geçen süreye ilişkin kira bedelinden sorumludur. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 12.09.2012 tarihli ve 2012/6-399 E., 2012/553 K. sayılı kararında da aynı ilkeler benimsenmiştir. 25. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı tarafından Antalya 4. İcra Müdürlüğünün 2013/1909 E. sayılı dosyasıyla 01.05.2008 tarihli kira sözleşmesine dayalı olarak 01.01.2009 ile 01.04.2010 tarihleri arasındaki kira bedellerinin tahsili için icra takibi başlatılmış, ödeme emrinin davalılara tebliği üzerine de davalılar tarafından takibe itiraz edilmiş ve takibin durduğu anlaşılmıştır. 26. Davalı ... vekili, davacının dava konusu taşınmazı 01.08.2008 başlangıç tarihli kira sözleşmesi ile ...'a kiraya verdiğini, müvekkilinin 3 ay sonra başkasına kiralanan taşınmazda kiracılık sıfatının sona erdiğini ve kira bedellerinden sorumlu tutulamayacağını, diğer davalı ...’ın beyanına göre 2009 yılı Nisan ayında taşınmazın tahliye edildiğini ve diğer davalının tahliyesinden sonra ... isminde bir şahsa kiralandığını belirtmiş, diğer davalı ... da 01.05.2008 başlangıç tarihli kira sözleşmesinde kiracının ... olduğunu, kendisinin o sözleşmeye kefil olarak imza attığını, davacının aynı taşınmazı 01.08.2008 başlangıç tarihli kira sözleşmesi ile kendisine kiraladığını, kendisinin taşınmazı 2009 yılının Nisan ayında boşalttığını, kendisi boşalttıktan sonra davacının dava konusu yeri başka birisine kiraladığını savunmuş ise de, yukarıda ayrıntılı şekilde anlatıldığı üzere kiralananın tahliye edildiğinin kabul edilebilmesi için, kiralananın fiilen boşaltılması yeterli değildir, anahtarın da kiralayana teslim edilmesi gerekir. Davalılar kiralananın tahliye edildiğini bir başka anlatımla kiralananın anahtarının davacıya teslim edildiğini kanıtlayamamışlardır. Bu nedenle icra takibine dayanak olarak gösterilen 01.05.2008 tarihli kira sözleşmesi uyarınca davacının kiraya veren, asıl davada davalı ...’in kiracı ve birleşen davada davalı ...’ın ise kefil sıfatı ile sözleşmenin tarafı olduklarının kabulü gerekir. Bu durumda anahtar teslim edilmediği sürece kiracının, kira bedellerini ödemek de dahil olmak üzere, sözleşmeden kaynaklanan yükümlülükleri devam eder. O hâlde mahkemece, asıl ve birleşen dava yönünden işin esasına girilerek oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekmektedir. 27. Hâl böyle olunca; Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 28. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440/III-1. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 14.12.2021 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi. Son Dilerseniz sitemizde yer alan diğer makalelere ve dilekçe örneklerine buradan ulaşabilir, Kiralananın Tahliyesi Davası nda Avukatlık hizmeti ihtiyaçlarınız için Kocaeli Avukat sayfamızı ziyaret ederek, tarafımızla iletişim e geçip randevu alabilirsiniz. Yazar Kıdemli Kurucu Avukat Cihat Gümrük 2020 yılından itibaren ağırlıklı olarak Özel Hukuk alanında çalışmalarını sürdüren Av. Cihat Gümrük, özellikle şirketler, ticaret, gayrimenkul, kira, miras, aile ve boşanma hukuku alanlarına giren davalarda uzmanlaşarak, Kocaeli İzmit'te yerleşik bulunan hukuk bürosunda, ülke çapına yayılmış olan müvekkillerine Avukatlık, Hukuk Müşavirliği, Sözleşmeli Şirket Avukatlığı ve Kurumsal Hukuk Danışmanlığı hizmetleri vermektedir.
- Emsal Danıştay Kararı: Kamu İhalelerine Katılmaktan Yasaklama Şartları
Emsal Danıştay Kararı: Kamu İhalelerine Katılmaktan Yasaklama Şartları Karar Özeti İş deneyim belgesi sahibi ortağın hisselerini işin kesin kabulü yapılmadan önce devretmesi yahut 4734 sayılı Kanun'un 10. maddesinde tüzel kişilerin ortaklarından birinin iş deneyim belgesini kullanması hâlinde öngörülen şartların teminat süresi sonuna kadar muhafaza edilmesi zorunluluğuna aykırı davranılması, 4734 ve 4735 sayılı Kanunların ilgili maddelerinde ihalelere katılmaktan yasaklama sebebi olarak sayılan yasak fiil ve davranışlar arasından herhangi birinin kapsamında kalmamaktadır. Karara Dayanak Olan Bozma Nedenleri: İhalelere katılmaktan yasaklama kararının iptali istemiyle açılan davalarda çekirdek ceza hukuku güvencelerinin uygulanması gerektiği, Anayasa'nın 38. maddesinde, “kimse işlediği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz...” kuralının kabul edildiği, idari yaptırım (ceza) niteliği taşıyan ihalelere katılmaktan yasaklamaya ilişkin işlemlerin idarece tesisinde ve bu işlemlerin mahkemelerce hukuka uygunluk denetiminde "suç ve cezaların kanuniliği" ilkesinin sağladığı güvencelerin uygulanması gerektiği, "Kanunilik ilkesi"nin, ceza hukukunda olduğu gibi idarî yaptırımlarda (cezalarda) da uygulanması zorunlu olan bir ilke olduğu, Hangi davranışların/fiillerin işlenmesi hâlinde hangi yaptırımlarla karşılaşılabileceğinin muhatap tarafından bilinir olması, hangi eylemlerin yasaklandığının ve bu yasak eylemlere verilecek cezaların hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde yasada gösterilmesi, kuralın “açık”, “anlaşılır” ve “sınırlarının belli olması” gerektiği. Emsal Danıştay Kararı: Kamu İhalelerine Katılmaktan Yasaklama Şartları T.C. DANIŞTAY ONÜÇÜNCÜ DAİRE Esas : 2022/2299 Karar : 2022/2673 Tarih : 15.06.2022 İSTEMİN KONUSU : … Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesi'nin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. YARGILAMA SÜRECİ : Dava konusu istem: Davacının 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu uyarınca bir yıl, altı ay süre ile bütün kamu kurum ve kuruluşlarının ihalelerine katılmaktan yasaklanmasına ilişkin 30/04/2021 tarih ve 31470 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan işlemin iptali istenilmiştir. İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: ... İdare Mahkemesince verilen … tarih ve E:…, K:… sayılı kararda; sermayesinin tamamı …'a ait … Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi ile söz konusu yapım işi için 08/10/2020 tarihinde sözleşme imzalandığı, sözleşme süresi içerisinde anılan işin yüklenicisi … Sanayi ve Ticaret Limited Şirketinin sermayesinin tamamına sahip ortağı ve yetkilisi olan, aynı zamanda ihale aşamasında sunulan iş deneyim belgesinin de sahibi durumundaki ...'ın, 31/12/2020 tarihinde firmadaki ortaklık payını ve yetkilerinin tamamını ihale yetkilisinin izni dışında 4735 sayılı Kanun'un 16. maddesine aykırı olarak … isimli kişiye devrederek ortaklıktan tümüyle ayrıldığı, bunun üzerine devir işleminin gerekçesinin bildirilmesi ve firma ortaklık payının tamamını devralan … isimli kişiye ait ihale aşamasındaki şartları haiz belgeler ile iş deneyim belgesinin sunulmasının istenilmesine rağmen davacı şirket tarafından sunulmadığı açık olduğundan dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Belirtilen gerekçelerle dava konusu işlem hukuka uygun bulunarak davanın reddine karar verilmiştir. Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: … Bölge İdare Mahkemesi ... İdarî Dava Dairesi'nce; istinaf başvurusuna konu İdare Mahkemesi kararının usul ve hukuka uygun olduğu ve davacı tarafından ileri sürülen iddiaların söz konusu kararın kaldırılmasını sağlayacak nitelikte görülmediği belirtilerek 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 45. maddesinin 3. fıkrası uyarınca istinaf başvurusunun reddine karar verilmiştir. TEMYİZ EDENİN İDDİALARI : Davacı tarafından, kamu ihale sözleşmesinin taraflarıyla hiçbir hukuki ilişkisinin kalmadığı, 4735 sayılı Kanun'un 25. maddesinin 1. fıkrasının (f) bendinde yer alan kuralın kendisi hakkında uygulanmasına imkân bulunmadığı, yasaklama sebeplerinin kanunilik ilkesine aykırı biçimde yorum yoluyla genişletilemeyeceği ileri sürülmektedir. KARŞI TARAFIN SAVUNMASI : Davalı idare tarafından, iş deneyim belgesine sahip kişinin sözleşme sırasında hisselerinin tamamını devrederek ortaklıktan ayrıldığı, dolayısıyla deneyim sahibi kişinin deneyimi ile bilgi ve tecrübesini teminat süresi boyunca yürütülen işe aktarması zorunluluğuna ve taahhüdüne aykırı davrandığı belirtilerek istemin reddi gerektiği savunulmuştur. DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ …'IN DÜŞÜNCESİ : Temyiz isteminin kabulü ile Bölge İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Danıştay Onüçüncü Dairesi'nce, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra, dosya tekemmül ettiğinden yürütmenin durdurulması istemi hakkında ayrıca bir karar verilmeksizin gereği görüşüldü: İNCELEME VE GEREKÇE: ESAS YÖNÜNDEN: MADDİ OLAY : … A.Ş. ... Bölge Müdürlüğü (…) tarafından 10/09/2020 tarihinde 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu'nun 21/b maddesine göre pazarlık usulü ile gerçekleştirilen "154 kV Samsun 2 TM İrtibat Hatları Fesih Sonrası Bakiye İşleri Teklif Birim Fiyatlı Komple Tesis İşi" ihalesinin, … tarih ve … sayılı ihale komisyonu kararı ile Tekin Duman üzerinde bırakılmasına karar verilmiştir. 14/09/2020 tarih ve 10159 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde … İşletmesinin tür değiştirmesi suretiyle … Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi (Şirket) unvanlı bir limited şirket kurulduğu ilan edilmiştir. Anılan ilana göre, Şirket sermayesinin tamamı …'a ait olup bir kısmı tür değiştiren … İşletmesinin özvarlığından karşılanmış, geri kalan tutar ise nakden taahhüt edilmiştir. İdare tarafından Şirkete 28/09/2020 tarihli sözleşmeye davet yazısı gönderilmiş; 08/10/2020 tarihinde idare ile Şirket arasında "154 kV Samsun 2 TM İrtibat Hatları Fesih Sonrası Bakiye İşleri Teklif Birim Fiyatlı Komple Tesis İşine Ait Sözleşme" imzalanmıştır. 31/12/2020 tarih ve 10236 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde …'ın Şirketteki tüm paylarını … isimli kişiye devrettiği ve Şirketin tek ortağının … olduğu bilgileri ilan edilmiştir. Söz konusu pay devrinin Şirket tarafından idareye bildirilmesi üzerine, idarenin 17/02/2021 tarihli yazısı ile, Şirketin tek ortağı olan …'ın aynı zamanda ihalede kullanılan iş deneyim belgesinin de sahibi olmasından hareketle, sözleşme süresi içerisinde yapılan devir işleminin gerekçesinin ve devir alan … isimli kişiye ait söz konusu ihale şartları içerisinde belirtilen şekli ile iş deneyimini gösterir iş deneyim belgesinin 22/02/2021 tarihine kadar sunulması istenilerek, sunulmaması durumunda iş deneyim belgesinin bulunmadığı kabul edilerek gerekli işlemlerin yapılacağı hususu Şirkete ihtar edilmiştir. Şirket tarafından söz konusu talebin hukuka uygun olmadığı belirtilerek …'a ait herhangi bir iş deneyim belgesi sunulmaması üzerine, idare tarafından ihale dokümanına ve sözleşme hükümlerine uygun olarak taahhüdün yerine getirilmediği, ayrıca bu durumun kanun hükümlerine aykırı olarak sözleşmenin dolaylı olarak devri anlamına geldiğinden bahisle davacının 4735 sayılı Kanun'un 26. maddesi uyarınca bir yıl, altı ay süre ile bütün kamu kurum ve kuruluşlarının ihalelerine katılmasının yasaklanmasına karar verilmiştir. Anılan işlemin 30/04/2021 tarih ve 31470 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanması üzerine bakılan dava açılmıştır. İLGİLİ MEVZUAT: 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu'nun "Yasak fiil ve davranışlar" başlıklı 25. maddesinde, "Sözleşmenin uygulanması sırasında aşağıda belirtilen fiil veya davranışlarda bulunmak yasaktır: ... f) Mücbir sebepler dışında, ihale dokümanı ve sözleşme hükümlerine uygun olarak taahhüdünü yerine getirmemek. g) Sözleşmenin 16'ncı madde hükmüne aykırı olarak devredilmesi veya devir alınması. " kuralı yer almış; 26. maddesinin birinci fıkrasında ise, yasak fiil veya davranışlarda bulundukları tespit edilenler hakkında fiil veya davranışlarının özelliğine göre, bir yıldan az olmamak üzere iki yıla kadar, 4734 sayılı Kanun'un 2. ve 3. maddeleri ile istisna edilenler dâhil bütün kamu kurum ve kuruluşlarının ihalelerine katılmaktan yasaklama kararı verileceği kuralına yer verilmiştir. 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu'nun 21/b maddesine göre pazarlık usulü ile yapılan davaya konu ihaleye ait İdari Şartname'nin 7.5.1. maddesinde, isteklinin yurt içinde veya yurt dışında kamu veya özel sektöre bedel içeren bir sözleşme kapsamında taahhüt edilen ihale konusu iş veya benzer işlere ilişkin olarak teklif edilen bedelin %50'sinden az olmamak üzere ihale konusu iş veya benzer işlere ait tek sözleşmeye ilişkin iş deneyimini gösteren belgelerin sunulması gerektiği kurala bağlanmıştır. HUKUKİ DEĞERLENDİRME: Bazı hâllerde ve kanunların açıkça yetki verdiği veya yasaklamadığı durumlarda, araya yargısal bir karar girmeden idarenin doğrudan doğruya bir işlemi ile ve idare hukukuna özgü usûllerle vermiş olduğu cezalar "idarî yaptırım" olarak adlandırılmaktadır (ÖZAY İl Han, İdari Yaptırımlar (Kuramsal Bir Deneme), 1985, İstanbul, s. 35). Hukukî müeyyideler nitelikleri bakımından caydırıcı (tedip edici, bastırıcı, cezalandırıcı) müeyyideler ve telafi edici (giderici, onarıcı, engelleyici) müeyyideler olmak üzere iki ana gruba ayrılabilir. Caydırıcı müeyyidelerin cezalandırma amacı ağır basar. Telafi edici müeyyidelerde ise temel amaç cezalandırma değil, bir hukuk normunun ihlâli nedeniyle ortaya çıkan bir hak kaybının veya kişiler ya da toplum (kamu) aleyhine oluşan olumsuz etki veya sonucun zorla giderilmesi (bertaraf edilmesi), telafi edilmesi veya engellenmesidir. İdare hukukundaki yaptırımlar içerik yönünden her iki grup yaptırımı da içerir. İdari cezalarda caydırma, bastırma yani cezalandırma amacı ön planda olduğundan, bunlar “caydırıcı yaptırımlar” grubuna girerler. Buna karşın idari tedbirler, “telafi edici yaptırımlar” sınıfına dâhil olur. Danıştay kararlarında, hizmetin düzgün işlemesini olumsuz etkileyebilecek ihlâller için engelleyici ve durdurucu nitelik taşıyan yaptırımlar idari tedbir; tedbir boyutunu aşıp tedip etme ve cezalandırma boyutuna varan yaptırımlar ise idari ceza olarak görülmüştür (ULUSOY Ali, İdari Yaptırımlar, 2013, İstanbul, s. 8, 17, 21). İhale işlemlerine ilişkin idarî usûlü düzenleyen temel kanunlardaki tanımlamalar ve istikrar kazanan içtihatlar ile ihaleden yasaklamaya yönelik kurallar uyarınca, ihaleden yasaklama işlemi, ihale sürecindeki ve/veya sözleşmenin imzalanmasından sonraki fiil veya davranışlar nedeniyle kanunda belirtilen fiil ve davranışları gerçekleştirenlere yönelik belirli bir süreliğine uygulanan idari yaptırımı ifade etmektedir. Belirli bir fiil veya davranışın karşılığı olarak kişilerin uzun bir süre kamu ihalelerine katılmaktan yasaklanmasına ilişkin işlemlerin, nitelikleri itibarıyla -kural olarak- tedbir boyutunu aşan cezalandırma, caydırma ve tedip etme amacı taşıdıkları anlaşılmaktadır. Danıştay içtihatlarında da istikrarlı bir şekilde ihalelerden yasaklama işleminin asıl olarak cezai nitelikte bir yaptırım olduğu (bkz: Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, E:2017/280, K:2019/1555, 04/04/2019; Onüçüncü Daire, E:2014/5202, K:2015/765, 25/02/2015) ve idarî yaptırım niteliği taşıyan ihalelere katılmaktan yasaklama kararının iptali istemiyle açılan davalarda çekirdek ceza hukuku güvencelerinin uygulanması gerektiği kabul edilmektedir (bkz: Onüçüncü Daire; E:2015/3921, K:2021/4098, 01/12/2021; E:2013/190, K:2019/1627, 09/05/2019; E:2013/1119, K:2019/1059, 03/04/2019; E:2013/2468, K:2019/881, 21/03/2019; E:2013/2523, K:2019/552, 25/02/2019; E:2013/722, K:2017/25, 04/01/2017; E:2014/3269, K:2016/2276, 08/06/2016; E:2010/1447, K:2015/2656, 25/06/2015). Bu itibarla, idarî yaptırım (ceza) niteliği taşıyan ihalelere katılmaktan yasaklamaya ilişkin işlemlerin idarece tesisinde ve bu işlemlerin mahkemelerce hukuka uygunluk denetiminde "suç ve cezaların kanuniliği" ilkesinin sağladığı güvencelerin uygulanması gerektiği açıktır. Söz konusu ilke, Anayasa'nın 38. maddesinde, “kimse işlediği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz...” kuralıyla ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 2. maddesinde "suç ve cezada kanunilik ilkesi" başlığı altında düzenlenmiştir. Kişilerin yasak fiilleri önceden bilmeleri düşüncesine dayanan bu ilkeyle temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması amaçlanmaktadır. Anayasa’nın 38. maddesinde idari suç ve cezalar ile adli suç ve cezalar arasında bir ayrım yapılmadığından her ikisi de bu maddede öngörülen ilkelere tâbidir. Adli ve idari suçlarda davranış normlarına aykırı ve haksızlık teşkil eden bir fiille kanun koyucunun koruma altına aldığı bir hukuki değerin ihlali söz konusu olup adli ve idari cezaların her ikisi de cebir içermektedir (AYM, E.2018/73, K.2019/65, 24/07/2019, §180). Bu bağlamda, "kanunilik ilkesi" ceza hukukunda olduğu gibi idarî yaptırımlarda (cezalarda) da uygulanması zorunlu olan bir ilkedir. Nitekim, başta Anayasa'nın 38. maddesinde yer alanlar olmak üzere, temel ceza hukuku ilkelerinin cezalandırıcı nitelikteki idarî yaptırımlara da uygulanması gerektiği Anayasa Mahkemesi ve Danıştay tarafından kabul edilmektedir. Kanunilik ilkesi uyarınca idarî yaptırım gerektiren fiillerin çerçevesinin kanunda açıkça tanımlanması, bunun doğal sonucu olarak yaptırım uygulanacak eylemin kanunda belirli olması gerekmektedir. Kanunda suç olarak düzenlenmemiş fiillerin, kanunda suç olarak düzenlenmiş fiillerle benzerliği dolayısıyla veya yorum suretiyle yaptırıma bağlanması kanunilik ilkesine aykırılık teşkil eder. Kanunilik ilkesi aynı zamanda suç ve ceza niteliği taşıyan kuralların yorum yoluyla genişletilemeyeceğini de öngörmektedir. Bu bakımdan, istisnaî nitelik taşıyan idarî yaptırımlara ilişkin kanun hükümlerinin de dar yorumlanması gerekmektedir. Bu itibarla, idarî tedbirler ve klasik anlamda idarî işlemlerden farklı olarak idarî cezalar bakımından hukukî güvenlik ve belirlilik ilkesinin de gereği olarak hangi davranışların/fiillerin işlenmesi hâlinde hangi yaptırımlarla karşılaşılabileceğinin muhatap tarafından bilinir olması, hangi eylemlerin yasaklandığının ve bu yasak eylemlere verilecek cezaların hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde yasada gösterilmesi, kuralın “açık”, “anlaşılır” ve “sınırlarının belli olması” gerekmektedir. 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu'nun 10. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinin (2) numaralı alt bendinde, mesleki ve teknik yeterliğin belirlenmesi için istekli tarafından kamu veya özel sektöre bedel içeren bir sözleşme kapsamında taahhüt edilen ihale konusu iş veya benzer işlere ilişkin olarak iş deneyimini gösteren belgelerin istenebileceği öngörülmüş; üçüncü fıkrasında ise, birinci fıkranın (b) bendinin (2) numaralı alt bendinde belirtilen belgelerin sahiplerinin kuracakları veya ortak olacakları tüzel kişilerin ihaleye girebilmesinde en az bir yıldır tüzel kişiliğin yarısından fazla hissesine sahip olmasının ve bu sürede bu Kanuna göre yapılacak ihalelere ilişkin sözleşmelerin yürütülmesi konusunda temsile ve yönetime yetkili olması, bu şartların her ihalede aranması ve teminat süresi sonuna kadar muhafaza edilmesinin zorunlu olduğu kurala bağlanmıştır. Dava konusu olayda, ihaleye teklif verilirken kullanılan iş deneyim belgesinin, şirketin sözleşme tarihindeki tek ortağı ve yetkilisi olan davacıya ait olduğu, iş deneyimine ilişkin temel ihale kuralları doğrultusunda, belge sahibinin ortak olduğu tüzel kişiliğin yarısından fazla hissesine sahip olması ve ihalelere ilişkin sözleşmelerin yürütülmesi konusunda temsile ve yönetime yetkili olması şartlarının teminat süresi sonuna kadar muhafaza edilmesi zorunluluğuna aykırı olarak anılan kişiye ait hisselerin üçüncü bir kişiye devredildiği ve hisseleri devralan kişi tarafından da iş deneyimini tevsik eden herhangi bir belgenin idareye sunulmadığı hususlarında ihtilaf bulunmamaktadır. Bununla birlikte, dava konusu olayda idarece gerçekleştirilen ihale sonucu imzalanan 08/10/2020 tarihli "154 kV Samsun 2 TM İrtibat Hatları Fesih Sonrası Bakiye İşleri Teklif Birim Fiyatlı Komple Tesis İşine Ait Sözleşme"nin taraflarının Türkiye Elektrik İletim A.Ş. 10. Bölge (Samsun) Müdürlüğü ile ... Enerji Taahhüt İnşaat Turizm Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. olduğu görüldüğünden, anılan sözleşmenin tarafı olmayan davacının taahhüdünü ihale dokümanı ve sözleşme hükümlerine uygun olarak yerine getirmediğinden söz edilemeyeceği açıktır. Öte yandan, Dairemizin istikrarlı içtihadı uyarınca, 4735 sayılı Kanun'un 25. maddesinin 1. fıkrasının (f) bendinde düzenlenen "mücbir sebepler dışında, ihale dokümanı ve sözleşme hükümlerine uygun olarak taahhüdünü yerine getirmemek" fiilinin, ihaleye ilişkin sözleşmenin yüklediği edimlerin, işin yapımı aşamasında ihale dokümanı ve sözleşme hükümlerine uygun olarak yerine getirilmemesi şeklinde anlaşılması gerekmektedir (Bkz: Onüçüncü Daire; E:2020/455, K:2020/3958, 24/12/2020; E:2012/185, K:2018/4173, 19/12/2018; E:2014/1494, K:2015/1534, 21/04/2015; E:2011/4677, K:2013/806, 21/03/2013; E:2012/2069, K:2012/2364, 08/10/2012). Bu bağlamda, sözleşmenin yüklenicisi olan şirketin işin yapımı aşamasında ihale dokümanı ve sözleşme hükümlerine aykırı olarak taahhüdünü yerine getirmediğine ilişkin idarece yapılmış herhangi bir tespit bulunmamaktadır. Öte yandan, ihale dokümanı ve sözleşme hükümlerinde iş deneyim belgesi sahibi ortağın hisselerini işin kesin kabulü yapılmadan önce devretmesine açık bir sonuç da bağlanmamıştır. Bu itibarla, anılan fiilin Şirket yönünden de genişletici bir yorumla 4735 sayılı Kanun'un 25. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendi kapsamında değerlendirilerek ihalelere katılmaktan yasaklama işlemi tesis edilmesi kanunilik ilkesine uyarınca mümkün değildir (bkz: Onüçüncü Daire, Esas No:2022/2340, Karar No:2022/2674, 15/06/2022). 4735 sayılı Kanun'un 16. maddesine göre, sözleşmenin devri, zorunlu hâllerde ihale yetkilisinin yazılı izni ile mümkün olmakla birlikte, devir alacaklarda ilk ihaledeki şartların aranması zorunludur. Söz konusu maddede sözleşmenin izinsiz devri hâlinde ise, devreden ve devir alanlar hakkında 26. madde hükümlerinin uygulanacağı belirtilerek ihalelere katılmaktan yasaklama kararı alınması öngörülmüştür. Ayrıca, "Sözleşmenin 16'ncı madde hükmüne aykırı olarak devredilmesi veya devir alınması" fiili, aynı Kanun'un 25. maddesinin (g) bendinde açıkça yasak fiil ve davranışlar arasında sayılmıştır. Sözleşmenin devri, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 205. maddesinin birinci fıkrası uyarınca, sözleşmeyi devralan ile devreden ve sözleşmede kalan taraf arasında yapılan ve devredenin bu sözleşmeden doğan taraf olma sıfatı ile birlikte bütün hak ve borçlarını devralana geçiren bir anlaşmadır. Aynı maddesinin ikinci fıkrasında ise, sözleşmeyi devralan ile devreden arasında yapılan ve sözleşmede kalan diğer tarafça önceden verilen izne dayanan veya sonradan onaylanan anlaşmanın da, sözleşmenin devri hükümlerine tâbi olduğu kurala bağlanmıştır. Sözleşmenin devri, öğretide de sözleşme denilen geniş anlamda borç ilişkisinin bir tarafını oluşturan kişinin bu sıfatını bir başkasına anlaşarak devretmesi olarak tanımlanmaktadır. Dava konusu olayda, 08/10/2020 tarihli "154 kV Samsun 2 TM İrtibat Hatları Fesih Sonrası Bakiye İşleri Teklif Birim Fiyatlı Komple Tesis İşine Ait Sözleşme"nin taraflarının Türkiye Elektrik İletim A.Ş. 10. Bölge (Samsun) Müdürlüğü ile … Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. olduğu, sözleşmenin taraflarında ilk imza tarihinden itibaren herhangi bir değişiklik olmadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Kanun'un 16. maddesine aykırı şekilde bir sözleşme devrinin mevcut olduğundan söz edilemeyeceği gibi, şirketin tek ortağı olan ve sözleşme konusu ihalede iş deneyim belgesi kullanılan davacı tarafından yapılan pay devri işleminin, herhangi bir şekilde sözleşme devri olarak nitelendirilmesi de mümkün bulunmamaktadır. Anılan kuralın kapsamını genişleten bu yöndeki bir yorumun da kanunilik ilkesine aykırılık teşkil edeceği açıktır. Öte yandan, iş deneyim belgesi sahibi ortağın hisselerini işin kesin kabulü yapılmadan önce devretmesinin yahut 4734 sayılı Kanun'un 10. maddesinde tüzel kişilerin ortaklarından birinin iş deneyim belgesini kullanması hâlinde öngörülen şartların teminat süresi sonuna kadar muhafaza edilmesi zorunluluğuna aykırı davranılmasının, 4734 ve 4735 sayılı Kanunların ilgili maddelerinde ihalelere katılmaktan yasaklama sebebi olarak sayılan yasak fiil ve davranışlar arasından herhangi birinin kapsamında da kalmadığı anlaşılmıştır. Bu itibarla, davacının bir yıl, altı ay süreyle kamu ihalelerine katılmaktan yasaklanmasına ilişkin dava konusu işlemde hukuka uygunluk bulunmadığından, davanın reddi yolundaki İdare Mahkemesi kararına yönelik istinaf başvurusunun reddine ilişkin temyize konu Bölge İdare Mahkemesi kararında hukukî isabet bulunmamaktadır. KARAR SONUCU : Açıklanan nedenlerle; Davacının temyiz isteminin kabulüne; Davanın yukarıda özetlenen gerekçeyle reddine ilişkin İdare Mahkemesi kararına yönelik olarak yapılan istinaf başvurusunun reddi yolundaki temyize konu … Bölge İdare Mahkemes ... İdari Dava Dairesi'nin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesi uyarınca BOZULMASINA, Kullanılmayan …TL yürütmeyi durdurma harcının istemi hâlinde davacıya iadesine, Yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın … Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesi'ne gönderilmesine, 15/06/2022 tarihinde kesin olarak oyçokluğuyla karar verildi. (X)KARŞI OY: İdari yaptırımlar, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'nun 16. maddesinde olası tüm idari yaptırımları kapsayacak bir yaklaşımla sınıflandırılmıştır. Maddeye göre, idari yaptırımlar, “idari para cezası” ve “idari tedbirler” olarak iki gruba; idari tedbirler ise kendi içinde “mülkiyetin kamuya geçirilmesi” ve “ilgili kanunlarda yer alan diğer tedbirler” olarak iki alt gruba ayrılmaktadır. Bu bağlamda, idari yaptırımları, ceza niteliğindeki idari yaptırımlar ve tedbir niteliğindeki idari yaptırımlar olarak iki başlık altında tasnif etmek mümkündür. Bununla birlikte, tedbir niteliğindeki idari yaptırımlar da sonucu itibarıyla muhatabı üzerindeki etkileri bakımından cezalandırıcı bir özellik gösterebilir. Hakları kısıtlayan yaptırımlar grubuna giren tatil, men, kapatma, v.b. gibi terimlerle ifade edilen yaptırımlar, "tedbir" niteliğindedir (AYM, E.1996/70, K.1997/53, 05/06/1997) . İhalelere katılmaktan yasaklama işlemi, ihale ve sözleşme süreçlerinde, ihale kanunlarında belirtilen ve tümü ihale ilkeleriyle çatışan etki ve sonuçlar doğuran fiil ve davranışlarda bulunan kişiler ile yine kanunda belirtilen yasaklanan kişiyle irtibatlı bazı kişilerin, belirli bir süre kamu ihalelerine katılmaktan yasaklanmalarını konu alan, idare tarafından mahkeme kararına ihtiyaç duymadan uygulanan bir idari yaptırımdır. 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu'nun ihalelere katılmaktan yasaklama yaptırımına ilişkin temel hükümleri içeren 58. maddesinin gerekçesinde, “Kamu ihalelerinin belirlenen ilkelere uygun olarak yapılmasını sağlamak, idarelerin zararına sebep olunmasını önlemek, işlerin zamanında ve düzenli olarak yapılmasını gerçekleştirmek amacıyla (…)”; 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu'nun ihalelere katılmaktan yasaklama yaptırımını düzenleyen temel maddesi olan 26. maddenin gerekçesinde ise, “Kamu ihaleleri sonucunda düzenlenen sözleşmelerin uygulanması sırasında idarelerin zararına sebep olunmasını önlemek, işlerin zamanında ve düzenli olarak yapılmasını gerçekleştirmek amacıyla (…)” açıklamalarına yer verilmek suretiyle, 4734 sayılı Kanun'a tâbi ihalelerin ihale ve sözleşme (edimin ifası) süreçleriyle bağlantılı olarak bu yaptırımın ihdas edilmesinde kanun koyucunun hangi amaçlara yöneldiği ifade edilmiştir. Bu bağlamda, ister bir idari işlemle ihdas edilsin, isterse bir ceza davası açılmış olması nedeniyle (güvenlik tedbiri türünden bir cezai yaptırım olarak) uygulansın, ihalelere katılmaktan süreli yasaklama işleminin temel amacı, ihale ilkeleriyle çatışan fiil ve davranışlarda bulunan kişiler ile bunlarla organik bağ içerisinde bulunan kişilerin, belirli (geçici) bir süreyle ihalelere katılmalarının engellenmesi, bu suretle, yasaklamayı gerektiren fiil ve davranışların yasaklanan kişilerin doğrudan veya dolaylı olarak iştirak edebileceği başka ihalelerde de vuku bulması tehlikesinin yasaklamanın yürürlükte olduğu süre içerisinde ortadan kaldırılmasıdır. Söz konusu yaptırım, ihalelerde yasaklanan fiil ve davranışlarda bulunan kişilerin yasaklama kapsamında yer alan ihalelere belirli bir süre katılmasının engellenmesini sağladığı için, bu yönüyle bir tedbir (önlem) işlevi görmektedir. Dolayısıyla, ihalelere katılmaktan yasaklama yaptırımının, 5326 sayılı Kanun’un, “Yaptırım türleri” başlıklı 16. maddesinde yer alan; “(1) Kabahatler karşılığında uygulanacak olan idari yaptırımlar, idari para cezası ve idarî tedbirlerden ibarettir. (2) İdarî tedbirler, mülkiyetin kamuya geçirilmesi ve ilgili kanunlarda yer alan diğer tedbirlerdir.” düzenlemesindeki “ilgili kanunlarda yer alan diğer tedbirler” ifadesinin kapsamına girdiği kuşkusuzdur. Bu açıklamalar çerçevesinde, ihalelere katılmaktan yasaklamaya ilişkin idari yaptırımların "idari tedbir" sınıfında olduğu kabul edilmelidir. Nitekim Anayasa Mahkemesi de, kamu ihalelerinde Türk Ceza Kanunu'na göre suç teşkil eden fiil veya davranışlarda bulunduğu iddiasıyla haklarında ceza kovuşturması yapılarak kamu davası açılmasına karar verilenlerin yargılama süresince kamu ihalelerine katılmalarının önlenmesinin, bu kişilerin bir hukuk kuralını ihlâl ettikleri gerekçesiyle cezalandırılması amacını gütmediği ve bir yaptırım niteliği taşımadığını belirterek, kamu ihalelerinde Türk Ceza Kanunu'na göre suç teşkil eden fiil veya davranışlarda bulunduğu iddiasıyla haklarında kamu davası açılanların yargılama süresince kamu ihalelerine katılmaktan yasaklı olmalarının, yasa koyucu tarafından getirilen idari bir önlem niteliği taşıdığı sonucuna ulaşmıştır (AYM, E:2007/68, K:2010/2, 14/01/2010). İdari cezalardan farklı olarak idari tedbirlerin temel amacı cezalandırmak değil belirli bir kamu hizmeti alanında kurulan düzeni korumak, onun bozulmasını engellemek ve işleyişine yönelik muhtemel tehlikeleri önlemektir. Dolayısıyla idari yaptırım kapsamındaki tedbirler, ceza niteliğinde değildir. Bu itibarla idari cezalardan farklı olarak idari tedbirler bakımından ceza hukukunun temel ilke ve güvencelerinin uygulanma zorunluluğu bulunmamaktadır (AYM, E:2007/68, K:2010/2, 14/01/2010; AYM, E:2019/110, K:2021/85, 11/11/2021, § 33) . İdari yaptırımların idari cezalar dışında kalan kısmını oluşturan idari tedbirler, esas olarak, cezalandırmak, tedip etmek amacı yerine, kamu hizmetlerinin ve diğer idari faaliyetlerin aksamasını önlemek ve düzgün işlemesini sağlamak, ayrıca kamu düzeninin bozulmasını engellemek amacıyla öngörülen idari yaptırımları ifade etmektedir. Bu bağlamda, idari tedbirlerde mevzuat ihlâlinde bulunanı tedip etme, kefaret, acı çektirme, canını acıtma yani "caydırıcılık" unsuru değil, ihlâle son verme, ihlâli devam ettirmeme, durdurma, engelleme, ihlâlin tekrarlanmamasını sağlama, yani önleme unsuru ön plandadır. İdari tedbirlerde, idari cezalardan farklı olarak, idare hukukundaki idari işlemlere (yükümlendirici idari işlemler) uygulanan hukuki rejim uygulanmakta; bunların hukuka uygunluk değerlendirmesinde salt idare hukuku ölçütleri dikkate alınmakta ve bunlar için idare hukuku ilke ve kurallarının yanı sıra ceza hukuku ilke ve kurallarının uygulanmasına prensip olarak gerek bulunmamaktadır (ULUSOY Ali, İdari Yaptırımlar, İstanbul, 2013, s. 175). Geçici olarak faaliyetin durdurulması ve yetkilendirmenin iptali tedbirleri yaptırım içermekle beraber bir cezadan ziyade idari tedbir olarak kabul edilmelidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) geliştirdiği Engel kriterleri bir fiilin ceza hukuku anlamında suç olup, olmadığının tespit edilmesinde önemli bir işleve sahiptir. Buna göre iç hukuktaki sınıflandırma, suçun niteliği ve kişinin çarptırılabileceği cezanın ağırlığı bir fiilin ceza kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinin tespitinde kullanılan ölçütlerdir (Engel ve Diğerleri/Hollanda, B. No: 5100/71; 5101/71; 00005102/71; 00005354/72; 00005370/72, 8.6.1976, §§ 82-83). İkinci ve üçüncü ölçütler yönünden geçici olarak faaliyetin durdurulması ve yetkilendirmenin iptali tedbirleri cezalandırma ve caydırıcılıktan ziyade kamu hizmetinin düzenlenmesi ve iyi işlemesinin sağlanmasını amaçlamaktadır. Bu tedbirler bir suç tespitine bağlı olarak uygulanmadığından Anayasa’nın 38. maddesi kapsamında bir ceza olarak nitelendirilmemelidir (AYM, E.2019/110, K.2021/85, 11/11/2021, § 10) . Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde yer alan adil yargılanma hakkına ilişkin koruyucu hükümler esasen medeni hak ve yükümlülükler ile cezai alandaki suçlamaları kapsamasına karşın, idare hukuku alanına girmekle birlikte ceza özelliği gösteren ve muhatapları üzerinde ağır etkilere sebep olan idari yaptırımların da (örneğin idari para cezalarının) Sözleşmenin koruma alanında olduğu kabul edilmekle birlikte, muhatapları üzerinde bu derece ağır etkiler yaratmayan idari tedbir niteliğindeki idari yaptırımlar ise aynı kapsamda görülmemektedir. 4734 sayılı Kanun'un 10. maddesinde, ihale konusu işi yapabilecek ehliyetteki ilgililerin ihalelere katılımının sağlanması amacıyla, ihaleye katılacak isteklilerde aranacak ekonomik ve mali yeterlik ile mesleki ve teknik yeterliklere ilişkin belgelere yer verilmiştir. Bu bağlamda, maddenin birinci fıkrasının (b) bendinin (2) numaralı alt bendine göre, ihale konusu iş veya benzer işlere ilişkin iş deneyim belgeleri, ilgilinin mesleki ve teknik yeterliğinin tespiti için ihaleye başvuru aşamasında gerekli olan belgelerden biridir. İş deneyim belgeleri; yapılan iş karşılığı bedel içeren tek bir sözleşmeye dayalı olarak, Kanun kapsamındaki idareler ile Kanun kapsamı dışındaki diğer kamu kurum ve kuruluşlarına (kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve vakıf yükseköğretim kurumları hariç) gerçekleştirilen işler için iş sahibi tarafından düzenlenmektedir. İş deneyim belgesi, ihale konusu işle aynı veya benzer bir işin daha önce yapılması hâlinde düzenleniyor olması nedeniyle iş deneyim belgesine sahip ilgili, yapım işi sektöründe faaliyet gösterdiğini, bu belgeyle ortaya koymaktadır (AYM, E:2015/40, K:2016/5, 28/01/2016, § 3,12). 4734 sayılı Kanun'un 10. maddesi ile Yapım İşleri İhaleleri Uygulama Yönetmeliği'nin 47/6. maddesinde yer alan kurallar uyarınca, iş bitirme, yönetim veya denetim suretiyle elde edilecek belgelerin, belge sahibi kişi veya kuruluşların dışındaki istekliler tarafından kullanılayamacağı, devredilemeyeceği, kiraya verilemeyeceği ve satılamayacağı açık olup; ayrıca iş deneyim belgesi sahiplerinin kuracakları veya ortak olacakları tüzel kişilerin ihaleye girebilmesinde en az bir yıldır tüzel kişiliğin yarısından fazla hissesine sahip olması ve bu sürede bu Kanuna göre yapılacak ihalelere ilişkin sözleşmelerin yürütülmesi konusunda temsile ve yönetime yetkili olması, bu şartların her ihalede aranması ve teminat süresi sonuna kadar muhafaza edilmesi zorunludur. Kamu İhale Genel Tebliği'nin 22/A.1. ve 22/A.2. maddelerinde ise, "4734 sayılı Kanuna göre yapılan ihalelerde, iş deneyimini gösteren belgeler kural olarak doğrudan belge sahibi tarafından kullanılabilir. Ancak aday veya isteklinin tüzel kişi olması durumunda ve belirli koşullar altında başkasının belgesinin kullanılması mümkündür." ve "Yurt içinde veya Kanun kapsamındaki idarelere yurt dışında gerçekleştirilen işlerden elde edilen iş deneyimini gösteren belgeler, bu belge sahiplerinin kuracakları veya ortak olacakları tüzel kişilerin en az bir yıldır yarısından fazla hissesine sahip olmaları ve bu sürede 4734 sayılı Kanuna göre yapılacak ihalelere ilişkin sözleşmelerin yürütülmesi konusunda temsile ve yönetime yetkili olmaları kaydıyla kullanılabilir. Bu durumda anılan şartların her ihalede aranması ve teminat süresi sonuna kadar korunması zorunludur." kurallarına yer verilmiştir. Dava konusu ihaleye ait İdari Şartname'nin 7.5.1 maddesinde, isteklinin teklif edilen bedelin %50'sinden az olmamak üzere iş deneyimini gösteren belge sunma zorunluluğu öngörülmüştür. Bu bağlamda, ihale dokümanı kapsamında anılan ihale sonucunda kendisi ile sözleşme imzalanan yüklenicinin kesin kabule kadar iş deneyimine sahip olma yükümlülüğünün bulunduğu ve ihale mevzuatında iş deneyimine ilişkin öngörülen kurallar çerçevesinde tüzel kişilerin ortaklarından birine ait iş deneyim belgesini kullanmaları hâlinde, belge sahiplerinin taşıması gereken şartların teminat süresi sonuna kadar korunması zorunluluğunun bulunduğu açıktır. Uyuşmazlığa konu olayda; ihaleye teklif verilirken kullanılan iş deneyim belgesinin şirketin sözleşme tarihindeki tek ortağı ve yetkilisi olan davacı ...'a ait olduğu, iş deneyimine ilişkin temel ihale kuralları doğrultusunda belge sahibinin ortak olduğu tüzel kişiliğin yarısından fazla hissesine sahip olması ve ihalelere ilişkin sözleşmelerin yürütülmesi konusunda temsile ve yönetime yetkili olması şartlarının teminat süresi sonuna kadar muhafaza edilmesi zorunluluğuna aykırı olarak davacıya ait hisselerin üçüncü bir kişiye devredildiği ve idarece yapılan ihtara rağmen hisseleri devralan kişi tarafından da iş deneyimini tevsik eden herhangi bir belgenin idareye sunulmadığı anlaşılmaktadır. Davacının ihalelere katılmaktan bir yıl altı ay süreyle yasaklanmasına ilişkin işlemin dayanağının iş deneyim belgesinin teminat süresinin sonuna kadar muhafaza edilmesi zorunluluğuna uyulmaması olduğu, belirtilen zorunluluğun ise ihale düzeninin korunması, taahhüt edilen işin tamamlanması ve böylece idarenin zarara uğramasının önlenmesi amacına yönelik bir kural niteliği taşıdığı dikkate alındığında, dava konusu idari yaptırımın muhatabı üzerindeki etkisi bakımından cezalandırıcı bir etki ve sonuç doğurmasının, idari yaptırımın tedbir olma niteliğini değiştirmeyeceği ve suç ve cezalarda kanunilik ilkesinin somut olayda daha esnek uygulanmasına engel olmayacağı açıktır. Bu durumda, ihaleyi yapan idarenin iş deneyimini tevsik edici belge sunamayan, dolayısıyla iş deneyimi bulunmayan bir tüzel kişi ile mevcut ihale konusu taahhüt işini devam ettirmesi ve sözleşmeyi tamamlaması hukuken mümkün olmadığına göre, iş deneyimini teminat süresi sonuna kadar korumak zorunda olduğu hâlde bu yükümlülüğüne uymayan davacının bu davranışı nedeniyle ihale konusu taahhüt işinin sözleşme hükümlerine göre yerine getirilmesinin koşullarının ortadan kalktığı, sözleşmenin feshi ile birlikte işin yarım kalacağı ve idarenin söz konusu taahhüt işini tamamlayabilmek için yeniden ihaleye (ikmal ihalesine) çıkmak zorunda kalacağı göz önünde bulundurulduğunda, iş deneyimini teminat süresi sonuna kadar korumak konusunda üstlendiği kanuni yükümlülüğe uymayan davacının 4735 sayılı Kanun'un 25. maddesinin 1. fıkrasının (f) bendinde düzenlenen "mücbir sebepler dışında, ihale dokümanı ve sözleşme hükümlerine uygun olarak taahhüdünü yerine getirmemek" fiilini işlediğinden bahisle hakkında tesis edilen yasaklama işleminde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Açıklanan nedenlerle, temyize konu Bölge İdare Mahkemesi kararında 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinin 1. fıkrasında sayılan bozma nedenlerinden hiçbirisi bulunmadığından, temyiz isteminin reddi ile Bölge İdare Mahkemesi kararının belirtilen gerekçe ile onanması gerektiği oyuyla karara katılmıyoruz. Son Dilerseniz sitemizde yer alan diğer makalelere ve dilekçe örneklerine buradan ulaşabilir, İhalelere Katılmaktan Yasaklama Kararının İptali Davası nda Avukatlık hizmeti ihtiyaçlarınız için Kocaeli Avukat sayfamızı ziyaret ederek, tarafımızla iletişim e geçip randevu alabilirsiniz. Yazar Kıdemli Kurucu Avukat Cihat Gümrük 2020 yılından itibaren ağırlıklı olarak Özel Hukuk alanında çalışmalarını sürdüren Av. Cihat Gümrük, özellikle şirketler, ticaret, gayrimenkul, kira, miras, aile ve boşanma hukuku alanlarına giren davalarda uzmanlaşarak, Kocaeli İzmit'te yerleşik bulunan hukuk bürosunda, ülke çapına yayılmış olan müvekkillerine Avukatlık, Hukuk Müşavirliği, Sözleşmeli Şirket Avukatlığı ve Kurumsal Hukuk Danışmanlığı hizmetleri vermektedir.
- Emsal Yargıtay Kararı: Boşanma Davasındaki Kusur Nedenleri - s.1
Emsal Yargıtay Kararı: Boşanmadaki Kusur Nedenleri - S.1 Karara Konu Olan Çekişmeli Boşanma Davasındaki Kusur Nedenleri Şunlardır: Sürekli başka erkeklerle görüşmek, Eşin kendisini sosyal medyada farklı isimlerle tanıtması, Eşin kendisini sosyal medyada bekar olarak tanıtması, Eşin farklı erkeklerin evine girip çıkması, Eşin sosyal medyada yabancı erkeklerle görüşüp mesajlaşması, Sosyal medyada cinsel içerikli fotoğraflar paylaşmak, Farklı isimlerle sosyal medya hesabı açmak, Sık sık ortak konuttan ayrılmak, Evden çıkarken eşin üzerine kapıyı kilitlemek, Eşin giyimine karışmak, Aşırı kıskanç olmak, Eşin yaşam tarzına müdahale etmek, Eşin camdan dışarı bakmasına izin vermemek, Eşe hakaret etmek, Zina yapmak. Emsal Yargıtay Kararı: Boşanma Davasındaki Kusur Nedenleri - s.1 T.C. YARGITAY İKİNCİ HUKUK DAİRESİ Esas : 2023/376 Karar : 2023/3302 Tarih : 15.06.2023 Dava : Karşılıklı Çekişmeli Boşanma Davası Mevzuat : 6100 s. Hukuk Muhakemeleri Kanunu madde 19, 190 6098 s. Türk Borçlar Kanunu madde 50, 51 4721 s. Türk Medeni Kanunu 161, 162, 163, 166, 174 DAVANIN ÖZETİ Uyuşmazlık, taraflarca karşılıklı olarak açılan boşanma davasında; davalı-karşı davacı erkeğin 4721 sayılı Kanunu'nun 161 inci maddesi ve 162 nci maddesi hükmüne dayalı boşanma davalarının kabulü koşullarının oluşup oluşmadığı, kusur belirlemesinin yerinde olup olmadığı, kadının davasının kabulü ile kadın yararına tedbir nafakasına hükmedilmesi koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği, erkeğin maddî ve manevî tazminat taleplerinin kabulü gerekip gerekmediği, yetki itirazının reddinin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Boşanmaya sebep olan olaylarda yukarıdaki paragrafta açıklandığı üzere kadın ağır kusurludur. Boşanmakla erkeğin mevcut ve beklenen menfaatlerinin zedeleneceği, en azından eşinin desteğinden mahrum kalacağı anlaşılmaktadır. Kadının gerçekleşen kusurlu davranışları aynı zamanda erkeğin kişilik haklarına saldırı teşkil eder niteliktedir. Somut olayda erkek yararına 4721 sayılı Kanun'un 174 üncü maddesinin birinci ve ikinci fıkra koşulları oluşmuştur. O halde, mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, tazminata esas olan fiilin ağırlığı ile 4721 sayılı Kanun'un 4 üncü maddesi ile 6098 sayılı Kanun'un 50 inci ve 51 inci maddelerinde düzenlenen "hakkaniyet kuralları" da dikkate alınarak erkek yararına uygun miktarda maddî ve manevî tazminata hükmedilmesi gerekir. İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi TARİHİ : 10.11.2022 SAYISI : 2022/918 E., 2022/1655 K. İLK DERECE MAH.: Gebze 2. Aile Mahkemesi TARİHİ : 20.01.2022 SAYISI : 2020/219 E., 2022/39 K. Taraflar arasındaki karşılıklı boşanma davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına ve fer'ilerine, karşı dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Kararın davalı-karşı davacı erkek vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun kabulü ile hükmün kaldırılarak İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. Gönderme kararı sonrasında yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl davanın 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 166 ıncı maddesi hükmü gereğince, karşı davanın ise aynı Kanunu'nun 163 üncü maddesi hükmü gereğince kabulü ile tarafların boşanmalarına ve fer'ilerine, erkeğin karşı davada aynı Kanunu'nun 161 inci ve 162 inci maddeleri yönünden taleplerinin ayrı ayrı reddine karar verilmiştir. Kararın davalı-karşı davacı erkek vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı-karşı davacı erkek vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı-karşı davalı kadın vekili dava ve cevaba cevap (karşı davaya cevap) dilekçelerinde özetle; tarafların 2009 yılında evlendiğini, bu evliliklerinden ortak çocukları olduğunu, erkeğin, aşırı kıskanç olduğunu, kadına ve ortak çocuklara fiziksel şiddet uyguladığını, yatağını ayırdığını, baskıcı olduğunu, birlik görevini ihmal ettiğini, küçük düşürücü sözler söylediğini, ailesi ile görüşmesine izin vermediğini, ailesinin evlilik birliğine müdahalesine sessiz kaldığını, hakaret ettiğini, ilgisiz olduğunu, karşı davada dayanılan vakaların gerçeği yansıtmadığını, kadının telefonunun erkek tarafından zorla elinden alındığını, kadının Gebze'de ikamet ettiğini, davanın görevli ve yetkili mahkemede açıldığını iddia ederek davanın kabulü ile tarafların evlilik birliğinin sarsılması hukuki sebebiyle boşanmalarına, karşı davanın reddine, ortak çocuğun velâyetinin anneye verilmesine, ortak çocukların her biri yararına ayrı ayrı aylık 500,00 TL tedbir nafakası, 500,00 TL iştirak nafakası, kadın yararına aylık 500,00 TL tedbir nafakası, 500,00 TL yoksulluk nafakası, yasal faizi ile birlikte erkekten alınmak üzere 20.000,00 TL maddî tazminat, 20.000,00 TL manevî tazminata karar verilmesini talep ve dava etmiştir. II. CEVAP Davalı-karşı davacı erkek vekili cevap ve karşı dava ikinci cevap (karşı davaya cevaba cevap) dilekçelerinde özetle; davanın yetkili mahkemede açılmadığını, işbu dava ile ilgili yargılama yapmakla görevli ve yetkili mahkemenin İstanbul Anadolu Aile Mahkemesi olduğunu ve yetkisizlik kararı verilmesi gerektiğini, asıl davada dayanılan vakaların gerçeği yansıtmadığını, kadının, birden fazla kez sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiğini, birlik görevini ihmal ettiğini, ortak konutu terk ettiğini, sık sık telefon hattını değiştirdiğini, gizli telefon kullandığını, sosyal medyada değişik isimlerle hesaplar açtığını iddia ederek karşı davanın kabulü ile tarafların 4721 sayılı Kanunu'nun 161 inci ve 163 üncü maddeleri hükümleri gereği boşanmalarına, asıl davanın reddine, ortak çocukların velâyetlerinin babaya verilmesine, erkek yararına 30.000,00 TL maddî tazminat, 50.000,00 TL manevî tazminata karar verilmesini talep ve dava etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI A. İlk Derece Mahkemesinin Birinci Kararı İlk Derece Mahkemesinin 11.04.2019 tarih ve 2016/607 Esas, 2019/242 Karar sayılı kararı ile erkeğin, kadının üzerine kapıyı kilitlediği, giyimine müdahale ettiği, hakaret ettiği, aşırı kıskanç olduğu, fiziksel şiddet uyguladığı, kadının ise telefonda başka erkeklerle görüştüğü, cinsel içerikli fotoğraflar paylaştığı, kendisini sosyal medyada bekar ve farklı isimlerle hesap açtığı, bu hususun tüm dosya kapsamından sabit olduğu, boşanmaya sebebiyet veren olaylarda tarafların eşit kusurlu olduğu gerekçesiyle asıl davanın kabulü ile tarafların 4721 sayılı Kanunu'nun 166 ıncı maddesinin birinci fıkrası hükmü gereği boşanmalarına, erkek tarafından usulüne uygun olarak harcı yatırılmak suretiyle açılmış karşı dava bulunmadığından bu hususta karar verilmesine yer olmadığına, ortak çocukların velâyetlerinin erkeğe verilmesine, ortak çocuklarla anne arasında kişisel ilişki kurulmasına, kadın yararına aylık 400,00 TL tedbir nafakası, kadının çalıştığı, düzenli ve sürekli gelir getiren işi olduğu dikkate alınarak kadının yoksulluk nafakası talebinin reddine, tarafların eşit kusurlu olmaları sebebiyle tazminat taleplerinin ayrı ayrı reddine karar verilmiştir. B. Bölge Adliye Mahkemesinin Gönderme Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı-karşı davacı erkek vekili tarafından her iki dava ve fer'ileri yönünden istinaf başvurusunda bulunulması üzerine; Bölge Adliye Mahkemesinin 27.03.2020 tarih ve 2019/1229 Esas, 2020/324 Karar sayılı kararı ile İlk Derece Mahkemesince yapılan yargılama ve toplanan deliller neticesinden; her ne kadar erkek eşin kadın üzerine kapıyı kilitlediği, giyim kuşamına müdahale ettiği, hakaret ettiği, aşırı kıskançlık gösterip eşine karşı fiziki şiddet uyguladığı, kadının ise; telefonda başka erkeklerle görüştüğü, cinsel içerikli fotoğraflar paylaştığı ve kendisini sosyal medyada bekar ve farklı isimlerle hesap açtığı anlaşılmakla, evlilik birliğinin sarsıldığı, tarafların eşit kusurlu oldukları gerekçesiyle asıl davanın kabulüne, karşı davanın ise, davalı tarafın usulüne uygun bir karşı davası bulunmadığı ve harcının yatırılmadığından bahisle karşı dava konusunda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş ise de; erkek vekili tarafından 27.05.2016 tarihinde cevap dilekçesi ve karşı dava dilekçesinin verildiği, 200,00 TL delil avansının yatırıldığı, buna rağmen İlk Derece Mahkemesince yargılamanın ilerleyen aşamalarında erkeğe, karşı dava harcını tamamlaması için usulüne uygun süre verilmediği, harcın tamamlattırılmadığı, yargılama sonunda da karşı dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu, yine kadının adli yardım talebi ile ilgili olumlu olumsuz karar verilmemesinin de hatalı olduğu belirtilerek; davalı-karşı davacı erkek vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, davalı-karşı davacı erkek vekilinin diğer istinaf itirazları incelenmeksizin belirtilen eksiklikler doğrultusunda işlem yapılmak üzere dosyanın İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. C. İlk Derece Mahkemesinin Son Kararı İlk Derece Mahkemesinin yukarıdaki başlıkta tarih ve sayısı belirtilen kararı ile erkeğin, kadının üzerine kapıyı kilitlediği, kadının yaşam tarzına müdahale ettiği, hakaret ettiği, aşırı kıskanç olduğu, fiziksel şiddet uyguladığı, kadının ise sürekli başka erkeklerle görüştüğü, kendisini sosyal medyada "Zeynep" ismi ile bekar olarak tanıttığı, farklı erkeklerin evine girip çıktığı, sosyal medyada bu erkeklerle görüşüp mesajlaşmak suretiyle cinsel içerikli fotoğraflar paylaştığı ve farklı isimlerle hesaplar açtığı, sık sık ortak konttan gittiği, 4721 sayılı Kanunu'nun 163 üncü maddesi kapsamında uygunsuz hayat sürerek erkek eş için bu durumun birlikte yaşamı çekilmez hale getirdiği, kadının haysiyetsiz yaşam sürdüğünün ispatlandığı, boşanmaya sebebiyet veren olaylarda tarafların eşit kusurlu olduğu gerekçesiyle her iki davanın kabulü ile asıl davanın evlilik birliğinin sarsılması hukuki sebebine dayanarak, karşı davanın ise haysiyetsiz hayat sürme hukuki sebebine dayanarak kabulü ile tarafların boşanmalarına, erkeğin, karşı davada 4721 sayılı Kanunu'nun 161 inci ve 162 inci maddelerine dayalı taleplerinin şartları oluşmadığından ayrı ayrı reddine, ortak çocukların fiilen baba yanında kalıyor olmaları, velâyete dair alınan beyanları ve sosyal inceme raporu içeriği dikkate alındığında velâyetlerinin babaya verilmesine, ortak çocuklarla anne arasında kişisel ilişki kurulmasına, tarafların ekonomik ve sosyal durumları dikkate alınarak kadın yararına aylık 400,00 TL tedbir nafakası, kadının, düzenli ve sürekli gelir getiren işi olduğu, boşanmakla yoksulluğa düşmeyeceği anlaşıldığından yoksulluk nafakası talebinin reddine, boşanmaya sebebiyet veren olaylarda tarafların eşit kusurlu olmaları sebebiyle tazminat taleplerinin ayrı ayrı reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı-karşı davacı erkek vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalı-karşı davacı erkek vekili istinaf dilekçesinde özetle; İlk Derece Mahkemesi tarafından yapılan kusur belirlemesinin hatalı olduğu, boşanmaya sebebiyet veren olaylarda kadının tam kusurlu olduğu ve kadının davasının kabulüne karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu, yargılama sırasında yetki itirazında bulunulduğu ve yetki itirazının reddine karar verilmesinin hatalı olduğu, karşı dava dilekçesinde dayanılan tüm hukuki sebeplerin ispatlanmasına rağmen diğer sebeplerin reddine karar verilmesinin hatalı olduğu, hatalı kusur belirlemesine bağlı olarak erkeğin tazminat taleplerinin reddine karar verilmesinin hatalı olduğu, kadın yararına tedbir nafakasına hükmedilmesinin de hatalı olduğu belirtilerek; asıl davanın kabulü, karşı davada 4721 sayılı Kanunu'nun 161 inci ve 162 inci maddeler hükümlerine dayalı taleplerinin reddi, kusur belirlemesi, tazminat taleplerinin reddi, tedbir nafakası, yetki itirazının reddi yönünden istinaf yoluna başvurmuştur. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile her ne kadar davalı-karşı davacı erkek vekili tarafından İlk Derece Mahkemesi kararına karşı yetki itirazının gerekçesiz reddedildiğini yönünde istinaf başvurusunda bulunulmuş ise de; dosya üzerinde yapılan incelemede, İlk Derece Mahkemesince; davanın açıldığı tarih itibariyle davacı-karşı davalı kadının mernis kayıtları dikkate alınarak 4721 sayılı Kanunu'nun 168 inci maddesi hükmü gereğince erkeğin yetki itirazının reddine karar verilmesinin usul ve esas yönünden herhangi bir hukuka aykırılık bulunmadığı, toplanan deliller neticesinde İlk Derece Mahkemesince, asıl davada erkek eşin kadın eşe karşı üzerine kapıyı kilitlediği, kadının yaşam tarzına müdahalede bulunduğu, hakaret ettiği, aşırı kıskançlık gösterip kadın eşi darp etmek suretiyle fiziksel şiddet uyguladığı, karşı davada ise kadın eşin, sürekli başka erkeklerle görüştüğü, kendisini sosyal medyada Zeynep ismi ile bekar olarak tanıttığı, farklı erkeklerin evlerine girip çıktığı, sosyal medyada bu erkeklerle görüşüp mesajlaşmak suretiyle cinsel içerikli fotoğraflar paylaştığı ve farklı isimlerle hesaplar açtığı, sık sık evden gittiği, haysiyetsiz hayat sürdüğü, erkek eş için bu durumun birlikte yaşamı çekilemez hale getirdiği, boşanmaya sebebiyet veren olaylarda tarafların eşit kusurlu olduğu gerekçesiyle asıl davanın evlilik birliğinin sarsılması, karşı davanın ise haysiyetsiz hayat sürme hukuki sebeplerine dayalı olarak kabulüne karar verilmesinde ve karşı davada erkeğin 4721 sayılı Kanunu'nun 161 inci ve 162 inci maddeleri hükümlerine dayalı açılan davanın reddine karar verilmesinde herhangi bir isabetsizlik bulunmadığı, tarafların eşit kusurlu olmaları sebebiyle tazminat taleplerinin reddine karar verilmesinin isabetli olduğu, yine kadın yararına hükmedilen tedbir nafakasında bir isabetsizlik ve çelişki bulunmadığı gerekçesiyle davalı-karşı davacı erkek vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı-karşı davacı erkek vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı-karşı davacı erkek vekili tarafından Bölge Adliye Mahkemesinin esastan ret kararının hatalı olduğu belirtilerek istinaf dilekçesinde ileri sürülen sebeplerle asıl davanın kabulü, 4721 sayılı Kanunu'nun 161 inci ve 162 inci maddeler hükümlerine dayalı taleplerinin reddi, kusur belirlemesi, tazminat taleplerinin reddi, tedbir nafakası ve yetki itirazının reddine karar verilmesi yönünden Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulması talep edilmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, taraflarca karşılıklı olarak açılan boşanma davasında; davalı-karşı davacı erkeğin 4721 sayılı Kanunu'nun 161 inci maddesi ve 162 nci maddesi hükmüne dayalı boşanma davalarının kabulü koşullarının oluşup oluşmadığı, kusur belirlemesinin yerinde olup olmadığı, kadının davasının kabulü ile kadın yararına tedbir nafakasına hükmedilmesi koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği, erkeğin maddî ve manevî tazminat taleplerinin kabulü gerekip gerekmediği, yetki itirazının reddinin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 19 uncu ve devam maddeleri, 190 ıncı maddesi, 369 uncu maddesinin birinci fıkrası, 370 inci maddesi ve 371 inci maddesi; 4721 sayılı Kanunu'nun 4 üncü maddesi, 6 ıncı maddesi, 161 inci maddesi, 163 üncü maddesi, 166 ıncı maddesinin birinci ve ikinci fıkraları, 169 uncu maddesi, 174 üncü maddesinin birinci ve ikinci fıkraları; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 50 inci maddesi, 51 inci maddesi. 3.Değerlendirme 1.Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere, delillerin takdirinde hata görülmemesine ve özellikle davalı-karşı davacı erkeğin 4721 sayılı Kanunu'nun 162 inci maddesi hükmüne dayalı bir davasının bulunmadığının anlaşılmış bulunmasına göre davalı-karşı davacı erkek vekilinin aşağıdaki paragrafların kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 2.Taraflarca karşılıklı olarak açılan boşanma davalarının yapılan yargılaması sonucunda İlk Derece Mahkemesince; kadına, sürekli başka erkeklerle görüştüğü, kendisini sosyal medyada Zeynep ismi ile bekar olarak tanıttığı, farklı erkeklerin evine girip çıktığı, sosyal medyada bu erkeklerle görüşüp mesajlaşmak suretiyle cinsel içerikli fotoğraflar paylaştığı ve farklı isimlerle hesaplar açtığı, sık sık ortak konuttan gittiği, erkeğe ise evden çıkarken kadının üzerine kapıyı kilitlediği, giyimine karıştığı, aşırı kıskanç olduğu, yaşam tarzına müdahale ettiği, camdan dışarı bakmasına dahi izin vermediği, kadına hakaret ettiği vakaları kusur olarak yüklenmiş ve boşanmaya sebebiyet veren olaylarda tarafların eşit kusurlu olduğu kabul edilerek asıl davanın evlilik birliğinin sarsılması hukuki sebebine dayalı olarak karşı davanın ise haysiyetsiz hayat sürme hukuki sebebine dayalı olarak kabulü ile tarafların boşanmalarına ve fer'ilerine karar verilmiştir. Kararın davalı-karşı davacı erkek vekili tarafından asıl davanın kabulü, 4721 sayılı Kanunu'nun 161 inci ve 162 inci maddeleri hükümleri uyarınca açtığı karşı davasının reddi, kusur belirmesi, tazminat taleplerinin reddi, tedbir nafakası, yetki itirazının reddi yönünden istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine istinaf incelemesi yapan Bölge Adliye Mahkemesince, davalı-karşı davacı erkek vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş, karar davalı-karşı davacı erkek vekili tarafından temyiz edilmiştir. Toplanan delillere ve İlk Derece Mahkemesince kabul edilen ve gerçekleşen kusurlu davranışlara göre kadının zina eyleminin ispatlandığı, boşanmaya sebebiyet veren olaylarda kadının, erkeğe nazaran ağır kusurlu olduğu anlaşılmaktadır. O halde, erkek tarafından zina hukuki sebebine dayalı olarak açılan davanın da kabulüne karar verilmesi gerekirken reddi doğru olmamıştır. Ne var ki erkeğin haysiyetsiz hayat sürme hukuki sebebine dayanan boşanma davasında verilen boşanma kararı temyizin kapsamı dışında kalarak kesinleşmiş, erkeğin zina hukuki sebebine dayalı boşanma davası konusuz kalmıştır. Bu durumda Mahkemece yapılacak iş, erkeğin, zina hukuki sebebine dayalı davasının konusuz kaldığı gözetilerek karar verilmesine yer olmadığına karar verilmek üzere hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir. 3.Boşanmaya sebep olan olaylarda yukarıdaki paragrafta açıklandığı üzere kadın ağır kusurludur. Boşanmakla erkeğin mevcut ve beklenen menfaatlerinin zedeleneceği, en azından eşinin desteğinden mahrum kalacağı anlaşılmaktadır. Kadının gerçekleşen kusurlu davranışları aynı zamanda erkeğin kişilik haklarına saldırı teşkil eder niteliktedir. Somut olayda erkek yararına 4721 sayılı Kanun'un 174 üncü maddesinin birinci ve ikinci fıkra koşulları oluşmuştur. O halde, mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, tazminata esas olan fiilin ağırlığı ile 4721 sayılı Kanun'un 4 üncü maddesi ile 6098 sayılı Kanun'un 50 inci ve 51 inci maddelerinde düzenlenen "hakkaniyet kuralları" da dikkate alınarak erkek yararına uygun miktarda maddî ve manevî tazminata hükmedilmesi gerekirken, hatalı kusur belirlemesinin sonucu olarak yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1.Temyiz olunan İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının zina hukuki sebebine dayalı davanın reddi, kusur belirlemesi ve erkeğin reddedilen tazminat talepleri yönünden ORTADAN KALDIRILMASINA, 2.İlk Derece Mahkemesi kararının erkeğin zina hukuki sebebine dayalı davasının reddi, kusur belirlemesi, erkeğin reddedilen tazminat talepleri yönünden BOZULMASINA, 3.Davalı-karşı davacı erkek vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerinin 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Peşin alınan temyiz harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 15.06.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi. Son Dilerseniz sitemizde yer alan makalelerden Anlaşmalı Boşanma Dava Dilekçesi Örneği ne ve Anlaşmalı Boşanma Protokolü Örneği ne ulaşabilir, Boşanma Davası Hakkında Bilinmesi Gereken Bilgiler i inceleyebilir, Boşanma Davasında Avukatlık hizmeti ihtiyaçlarınız için Kocaeli Boşanma Avukatı sayfamızı ziyaret ederek tarafımızla iletişim e geçip randevu alabilirsiniz. Yazar Kıdemli Kurucu Avukat Cihat Gümrük 2020 yılından itibaren ağırlıklı olarak Özel Hukuk alanında çalışmalarını sürdüren Av. Cihat Gümrük, özellikle şirketler, ticaret, gayrimenkul, kira, miras, aile ve boşanma hukuku alanlarına giren davalarda uzmanlaşarak, Kocaeli İzmit'te yerleşik bulunan hukuk bürosunda, ülke çapına yayılmış olan müvekkillerine Avukatlık, Hukuk Müşavirliği, Sözleşmeli Şirket Avukatlığı ve Kurumsal Hukuk Danışmanlığı hizmetleri vermektedir.
- Veraset İlamı (Mirasçılık Belgesi) Verilmesi Dava Dilekçesi Örneği
Veraset İlamı (Mirasçılık Belgesi) Verilmesi Dava Dilekçesi Örneği Veraset ilamı (mirasçılık belgesi), bir kişinin vefatı sonrası yasal mirasçılarının kimler olduğunu ve mirastan hangi oranlarda hak sahibi olduklarını gösteren, herhangi bir Noterden veya herhangi bir Sulh Hukuk Mahkemesinden alınabilen resmi bir belgedir . Veraset İlamı (Mirasçılık Belgesi) Verilmesi Davası, mirasçının Veraset İlamı Dava Dilekçesi ile birlikte bulunduğu yerdeki adliyeye giderek, Sulh Hukuk Mahkemesine gönderilmek üzere hukuk mahkemeleri ön bürosuna başvurması ve adli yardım talebi bulunmuyor ise dava için gerekli harç ve masraf avansını vezneden ödemesi suretiyle açılabilir. Veraset İlamının alınmasında miras bırakanın son yerleşim yerinde bulunan Sulh Hukuk Mahkemesi yetkili olmakla birlikte kesin yetki kuralı bulunmamaktadır. Aynı zamanda çekişmesiz yargı işi olduğundan dolayı yetki itirazında da bulunulamaz. Bu nedenle mirasçılardan herhangi birinin oturduğu yerdeki Sulh Hukuk Mahkemesine müracaat etmesiyle alınabilir. Veraset İlamının verilmesi genellikle ortalama olarak 1-3 iş günü arasında sürer. Bu hususta gereken veraset ilamı (mirasçılık belgesi) verilmesi dava dilekçesi örneğine aşağıdaki metinden ulaşıp, üzerinde kendi durumunuza özgü gerekli değişiklikleri yaparak dava dilekçesini oluşturabilirsiniz. Veraset İlamı (Mirasçılık Belgesi) Verilmesi Dava Dilekçesi Örneği (2026) : KOCAELİ NÖBETÇİ SULH HUKUK MAHKEMESİNE İSTEMDE BULUNAN : Adı - Soyadı - TC. Kimlik Numarası Adresi MİRAS BIRAKAN : Adı - Soyadı - TC. Kimlik Numarası KONU : Mirasçılık belgesi verilmesi isteminden ibarettir. AÇIKLAMALAR Muris ..........................., ........./........../................... tarihinde vefat etmiş olup geriye benimle beraber diğer yasal mirasçıları kalmıştır. Miras bırakan murisin yasal mirasçılarının ve terekedeki paylarının tespiti ile bu hususların mirasçılık belgesi ile kayıt altına alınarak tarafıma veraset ilamının verilmesi için Sayın Mahkemenize başvurma zorunluluğum hasıl olmuştur. HUKUKİ NEDENLER : TMK. HMK. ve sair mevzuat. HUKUKİ DELİLLER : 1- Vukuatlı nüfus kayıt örneği. 2- Tanık. 3- Keşif. 4- Bilirkişi incelemesi. 5- Her türlü yasal delil. NETİCE VE TALEP : Yukarıda izah ettiğim ve resen gözetilecek gerekçeler neticesinde; miras bırakan murisin yasal mirasçılarının ve terekedeki paylarının tespiti ile bu hususların mirasçılık belgesi ile kayıt altına alınarak tarafıma veraset ilamının verilmesi saygıyla arz ederim. ........./........./2026 Davacı Adı - Soyadı İmza Dilerseniz sitemizde yer alan diğer makalelerimize buradaki bağlantıdan ulaşarak, dava süreçleri ve dilekçe örnekleri hakkında detaylı bilgi edinebilirsiniz. Ayrıca Kocaeli İzmit'te Veraset İlamı (Mirasçılık Belgesi) Verilmesi Davası sürecinde Avukatlık hizmetlerinden yararlanmak için Kocaeli Avukat sayfamızı ziyaret edebilir ve tarafımızla iletişime geçerek randevu alabilirsiniz. Yazar Kıdemli Kurucu Avukat Cihat Gümrük 2020 yılından itibaren ağırlıklı olarak Özel Hukuk alanında çalışmalarını sürdüren Av. Cihat Gümrük, özellikle şirketler, ticaret, gayrimenkul, kira, miras, aile ve boşanma hukuku alanlarına giren davalarda uzmanlaşarak, Kocaeli İzmit'te yerleşik bulunan hukuk bürosunda, ülke çapına yayılmış olan müvekkillerine Avukatlık, Hukuk Müşavirliği, Sözleşmeli Şirket Avukatlığı ve Kurumsal Hukuk Danışmanlığı hizmetleri vermektedir.
- Ortaklığın Giderilmesi Dava Dilekçesi Örneği
Ortaklığın Giderilmesi (İzale-i Şuyu) Dava Dilekçesi Örneği Ortaklığın giderilmesi ya da diğer bilinen adıyla izale-i şuyu davası, belirli bir mal üzerinde, birden fazla sayıda kişinin birlikte mülkiyet hakkına sahip olmasından doğan müşterek mülkiyet durumunun mahkeme tarafından sona erdirilmesi için taraflardan en az birinin başvurmasının zorunlu olduğu bir yargılama sürecidir. Ortaklığın Giderilmesi Davası , dava şartı zorunlu arabuluculuk süreci tamamlandıktan sonra ilgili paydaşın bu yöndeki taleplerini içeren Ortaklığın Giderilmesi Dava Dilekçesi ile birlikte yetkili Sulh Hukuk Mahkemesinin bulunduğu yerdeki adliyeye giderek veya kendi bulunduğu yerdeki adliyeden yine yetkili yer Sulh Hukuk Mahkemesine gönderilmek üzere, hukuk mahkemeleri ön bürosuna başvurması ve adli yardım talebi bulunmuyor ise dava için gerekli harç ve masraf avansını vezneden ödemesi suretiyle açılabilir. Bu hususta gereken ortaklığın giderilmesi dava dilekçesi örneğine aşağıdaki metinden ulaşıp, üzerinde kendi durumunuza özgü gerekli değişiklikleri yaparak dava dilekçesini oluşturabilirsiniz. Ortaklığın Giderilmesi (İzale-i Şuyu) Dava Dilekçesi Örneği (2026) : KOCAELİ NÖBETÇİ SULH HUKUK MAHKEMESİNE DAVACI : Adı - Soyadı - TC. Kimlik Numarası Adresi DAVALI : Adı - Soyadı - TC. Kimlik Numarası KONU : Ortaklığın giderilmesi talebinden ibarettir. AÇIKLAMALAR Davalı ile beraber Kocaeli ili, İzmit ilçesi, Körfez mahallesi, ... ada, ... parsel sayılı taşınmazda paylı mülkiyete tabi olarak paydaş bulunmaktayız. Türk Medeni Kanununun 698. maddesinde: "Hukukî bir işlem gereğince veya paylı malın sürekli bir amaca özgülenmiş olması sebebiyle paylı mülkiyeti devam ettirme yükümlülüğü bulunmadıkça, paydaşlardan her biri malın paylaşılmasını isteyebilir." şeklinde hükmedilmiştir. Bugüne dek ortaklığa konu olan malın paylaşılması hususunda davalı ile ortak bir karara varamamış, dava şartı zorunlu arabuluculuk yoluna başvursak da anlaşma sağlayamamış bulunmaktayız. Türk Medeni Kanununun 699. maddesinde: "Paylaşma, malın aynen bölüşülmesi veya pazarlık ya da artırmayla satılarak bedelinin bölüşülmesi biçiminde gerçekleştirilir. Paylaşma biçiminde uyuşma sağlanamazsa, paydaşlardan birinin istemi üzerine hâkim, malın aynen bölünerek paylaştırılmasına, bölünen parçaların değerlerinin birbirine denk düşmemesi hâlinde eksik değerdeki parçaya para eklenerek denkleştirme sağlanmasına karar verir. Bölme istemi durum ve koşullara uygun görülmezse ve özellikle paylı malın önemli bir değer kaybına uğramadan bölünmesine olanak yoksa, açık artırmayla satışa hükmolunur." şeklinde belirtilmektedir. Bu nedenle Türk Medeni Kanununun 698. ve 699. maddeleri doğrultusunda, ortaklığa konu olan malın önce aynen taksim suretiyle paylaştırılması, aynen taksim mümkün olmaz ise satış suretiyle taşınmazın bedelinin ortaklar arasında paylaştırılarak ortaklığın sona erdirilmesi için Sayın Mahkemenize başvurma zorunluluğum hasıl olmuştur. HUKUKİ NEDENLER : TMK. HMK. ve sair mevzuat. HUKUKİ DELİLLER : 1- Tapu kayıtları. 2- Sicil kayıtları. 3- Nüfus kayıtları. 4- Tapu Müdürlüğü, Noterler Birliği, Emniyet Genel Müdürlüğü, Belediye Başkanlığı, Vergi Müdürlüğü kayıtları. 5- Rayiç bedel ve emsal araştırması. 6- Keşif. 7- Bilirkişi incelemesi. 8- Tanık. 9- Kocaeli Arabuluculuk Bürosunun 2026/... sayılı arabuluculuk dosyası. 10- Her türlü yasal delil. NETİCE VE TALEP : Yukarıda izah ettiğim ve resen gözetilecek gerekçeler neticesinde; ortaklığı konu olan malın önce aynen taksim suretiyle paylaştırılması, aynen taksim mümkün olmaz ise satış suretiyle taşınmazın bedelinin ortaklar arasında paylaştırılarak ortaklığın sona erdirilmesine, davaya konu olan malın kütüğüne izale-i şuyu şerhi tesis edilmesini, yargılama giderlerinin karşı taraf üzerinde bırakılmasına karar verilmesini saygıyla arz ederim. ........./........./2026 Davacı Adı - Soyadı İmza Ek-1 Tapu kaydı. Ek-2 Arabuluculuk son tutanağı. Dilerseniz sitemizde yer alan Ortaklığın Giderilmesi Davası Hakkında Bilinmesi Gereken Bilgiler isimli makalemizi inceleyerek dava süreci hakkında detaylı bilgi edinebilirsiniz. Ayrıca Kocaeli İzmit'te Ortaklığın Giderilmesi Davası sürecinde Avukatlık hizmetlerinden yararlanmak için Kocaeli Avukat sayfamızı ziyaret edebilir ve tarafımızla iletişime geçerek randevu alabilirsiniz. Yazar Kıdemli Kurucu Avukat Cihat Gümrük 2020 yılından itibaren ağırlıklı olarak Özel Hukuk alanında çalışmalarını sürdüren Av. Cihat Gümrük, özellikle şirketler, ticaret, gayrimenkul, kira, miras, aile ve boşanma hukuku alanlarına giren davalarda uzmanlaşarak, Kocaeli İzmit'te yerleşik bulunan hukuk bürosunda, ülke çapına yayılmış olan müvekkillerine Avukatlık, Hukuk Müşavirliği, Sözleşmeli Şirket Avukatlığı ve Kurumsal Hukuk Danışmanlığı hizmetleri vermektedir.
- Araç Değer Kaybı Tazminatı Nasıl Alınır
Araç Değer Kaybı Tazminatı Nasıl Alınır Giriş Trafik kazaları, yalnızca fiziksel hasarla sınırlı kalmayıp araç sahipleri açısından ciddi ekonomik kayıplara da yol açmaktadır. Bir araç kazaya karıştıktan sonra her ne kadar onarılıp teknik olarak eski haline getirilse dahi piyasa değerinde de kaçınılmaz bir düşüşle karşı karşıya kalır. İşte bu noktada ekonomik olarak zarar gören araç sahipleri, bu zararın giderilmesi için “araç değer kaybı tazminatı nasıl alınır” sorusunun yanıtlarını aramaya başlar. Rehber niteliğindeki bu makalemizde, araç değer kaybı tazminatı hakkında merak edilen tüm soruların yanıtlarına detaylı olarak ulaşabilirsiniz. Makale İçeriği Araç Değer Kaybı Tazminatı Nedir? Araç Değer Kaybı Tazminatını Kim Öder? Araç Değer Kaybı Tazminatı Başvurusu İçin Gerekli Belgeler Nedir? Araç Değer Kaybı Tazminatı İçin Sigortaya Nasıl Başvuru Yapılır? Hangi Hallerde Sigorta Araç Değer Kaybı Tazminatını Ödemez? Kazada Kusurlu Olan Taraf Araç Değer Kaybı Tazminatı Alabilir Mi? Kasko Araç Değer Kaybı Tazminatını Karşılar Mı? Sigorta Araç Değer Kaybı Tazminatını Ödemezse Ne Yapılır? Araç Değer Kaybı Dışındaki Başkaca Haklar Nelerdir? Trafik Kazasından Sonra Ne Yapılır? Araç Değer Kaybının Tazmini İçin Arayan Avukata Güvenilir Mi? Araç Değer Kaybı Tazminatı Nasıl Alınır? (2026) Araç Değer Kaybı Tazminatı Nedir? Araç değer kaybı tazminatı, trafik kazası neticesinde aracının değerinde azalma meydana gelen araç sahibinin uğradığı zararın tazmin edilmesine yarayan haktır. Bu hakkın elde edebilmesi için gerçekleşen kazada %100 oranında, yani tam kusurlu bulunulmaması ve olayın öğrenilmesi anından itibaren 2 yıl, kazanın meydana geldiği andan itibaren en geç 10 yıl süre içerisinde zararın tazmininin istenilmiş olması gerekir. Ayrıca 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununda, gerçekleşen kazayla beraber cezayı gerektiren bir suç eylemi de meydana gelmiş ise hak düşürücü sürenin ceza zamanaşımı süresi kadar uzayacağı kabul edilmektedir. Hukuk Genel Kurulu 2020/639 E. 2024/31 K. - 31.01.2024 : "2918 sayılı KTK'nun 109/1 maddesinde; motorlu araç kazalarından doğan maddi zararların tazminine ilişkin talepler için, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak 2 yıl ve herhalde kaza gününden başlayarak 10 yıllık zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Maddenin özellikle 2. fıkrasında "dava, cezayı gerektiren bir fiilden doğarsa" ifadesi ile kanun koyucu taraf ayrımı yapmaksızın (davacı, davalı veya dava dışı 3. kişi) yapmış olduğu fiil cezayı gerektiriyor ise uzamış ceza zamanaşımı uygulanacağı ifade edilmiştir." Araç Değer Kaybı Tazminatını Kim Öder? Kazada kusurlu bulunan aracın sigorta şirketi, mağdur araç sahibinin yasal olarak eksiksiz bir şekilde başvuruda bulunmasından itibaren 15 gün süre içerisinde, araç değer kaybı bedelini eksiksiz olarak ödemekle yükümlüdür. Keza kusurlu aracın maliki, işleteni, sürücüsü ve Güven Hesabı da sigorta şirketi ile beraber mağdur araç malikine karşı müteselsilen sorumlu olduğundan bu kişilere karşı da zararın tazmini için ayrıca rücu edilebilir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 2022/51 E. 2023/5586 K. - 25.04.2023 : "...2918 sayılı Kanun'un 88 inci maddesi ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 61 inci maddesi gereğince davacının zararına kusuru ile sebebiyet veren plakası tespit edilemeyen araç sürücüsü, işleteni, Güvence Hesabı, motosiklet sürücüsü ve işleteninin müteselsilen sorumlu olduğu, davacının 6098 sayılı Kanun'un 162 ve 163 üncü maddeleri gereğince müteselsil sorumluların hepsine karşı dava açabileceği gibi bunlardan birine karşı da dava açabileceği,..." Zorunlu mali mesuliyet sigortaları sadece karşı tarafın uğradığı zararları tazmin etmekle yükümlü olup sigorta yaptırılan aracın kendi zararlarını karşılamaz. Bu nedenle araç değer kaybı bedelinin tazmini için mağdur olan aracın kendi sigorta şirketine başvuru yapılamaz. Öte yandan gerçekleşen kaza nedeniyle mağdur olan aracın gördüğü zararda birden fazla sayıda kusurlu kişi bulunması halinde, bunlardan her biri zarar görene karşı kendi kusuru oranında müteselsilen sorumlu olur. Hukuk Genel Kurulu 2013/2441 E. 2015/1541 K. 10.06.2015 : "Es söyleyişle, KTK.'nun 88/1 nci maddesi uyarınca bir motorlu aracın katıldığı bir kazada, bir üçüncü kişinin uğradığı zararlardan dolayı, birden fazla tazminat yükümlüsü bulunuyorsa, bunlar müteselsil olarak sorumlu tutulur. Bu itibarla, kazaya neden olan her iki aracın zorunlu mali sorumluluk sigortalarının ayrı ayrı poliçe limitlerinin toplamı esas alınarak, her bir sigortanın kendi sigortalısının kusuruna göre ve toplam gerçek destek zararları karşılanana kadar ayrı ayrı kendi limitlerine göre sorumlu oldukları gözetilerek hüküm kurulması gerekir." Araç Değer Kaybı Tazminatı Başvurusu İçin Gerekli Belgeler Nedir? Araç değer kaybı tazminatı için gerekli belgeler şunlardır: Araç değer kaybı başvuru dilekçesi : Vakıa anlatımı ve uğranılan zararın tazmini talebini içeren dilekçe. Karşı tarafın ZMM poliçesi bilgileri : Başvuru yapılacak sigorta şirketinin belirlenebilmesi için gereklidir. Mağdur aracın ruhsatı : Sigorta şirketi tarafından araç sahibinin kim olduğunun tespit edilebilmesi ve uğranılan zararın hesaplanabilmesi için gereklidir. Mağdur araç sahibinin nüfus cüzdanı : Sigorta şirketi tarafından başvuran kişinin mağdur araç sahibi olup olmadığının tespit edilebilmesi için gereklidir. Mağdur aracın kaza anındaki sürücüsünün ehliyeti : Kusur durumunun tespit edilebilmesi için gereklidir. Taraflarca veya kolluk tarafından düzenlenmiş olan trafik kazası tespit tutanağı : Kusur durumunun tespit edilebilmesi için gereklidir. Hasar dosya numarası : Aracın tamir sürecine ulaşılabilmesi için gereklidir. Aracın onarıldığı tamirhaneden öğrenilebilir. Hasar ekspertiz raporu : Uğranılan zararın hesaplanabilmesi için gereklidir. Kazada görevlendirilen ekspertize başvurularak alınabilir. Hasar fotoğrafları : Kusur durumunun ve uğranılan zararın tespiti için gereklidir. Onarım faturası : Uğranılan zararın tespiti için gereklidir. Aracın onarıldığı tamirhaneden alınmalıdır. Mağdurun aracın kaza anındaki kilometre bilgisi : Uğranılan zararın tespiti için gereklidir. Mağdur araç sahibinin banka hesap ve iban bilgileri : Tespit edilen zararın sigorta tarafından ödenebilmesi için gereklidir. Hasar ekspertiz raporu, onarım faturası gibi gerekli olan belgelerin bir kısmı başvuru yapmadan önce hali hazırda sigorta şirketi nezdinde mevcut olabilir. Ancak uyuşmazlık yaşanması ve konunun yargıya intikal etmesi halinde iddiaların somut delillerle ispatı ve zararın mahkeme tarafından tespiti esnasında, zorunlu olarak husumetli bulunulacak olan sigorta şirketi tarafından bu belgelerin sunulmasından kaçınılması söz konusu olabilir. Bu nedenle üçüncü kişilerden temin edilmesi gereken belgeler için talep edildiğinde sıklıkla söylenilen: "Ne gerek var sigorta şirketinde zaten bu evraklar var", "Biz sigorta şirketine göndereceğiz sizin almanıza gerek yok" gibi söylemlere aldırış etmeden, ilgili kişilerden gerekli belgeleri temin etmeleri için ısrarcı olunmasında ve temin edildikten sonra da mağdur araç maliki tarafından saklanılmasında yarar vardır. Aksi halde onca uğraş ve emeğin sonucunda, zararın somut delillerle ispat edilememesinden dolayı yargı nezdinde aleyhte bir karar verilebilmesi ve katlanılacak yargılama gideri masrafları ile beraber daha da fazla zarara uğranılması söz konusu olabilir. Araç Değer Kaybı Tazminatı İçin Sigortaya Nasıl Başvuru Yapılır? Aracın değer kaybetmesinden doğan zararın tazmini için olayın öğrenildiği andan itibaren 2 yıl, kazanın meydana geldiği andan itibaren en geç 10 yıl süre içerisinde, Araç Değer Kaybı Tazminatı Başvuru Dilekçesi ve yukarıda sayılan gerekli belgeler ile beraber, kazada kusurlu bulunan aracın ZMM poliçesini düzenleyen sigorta şirketine yazılı olarak başvuruda bulunulması gerekir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 2021/23273 E. 2022/901 K. - 20.01.2022 : “Zarar görenin, zorunlu mali sorumluluk sigortasında öngörülen sınırlar içinde dava yoluna gitmeden önce ilgili sigorta kuruluşuna yazılı başvuruda bulunması gerekir." Uyuşmazlık halinde sigorta şirketine başvuru yapıldığının ispatlanabilmesi açısından, başvurunun noter kanalıyla ihtarname gönderilerek yapılması önemlidir. Nitekim başvurucunun güvenli elektronik imza sahibi olması ve Kayıtlı Elektronik Posta (KEP) sistemine üye olunması halinde KEP sistemi üzerinden de sigorta şirketinin KEP adresine posta gönderilerek, ispat hususunda problem yaşamadan başvuruda bulunulması mümkündür. Bir diğer yöntem ise iadeli taahhütlü posta yoluyla sigorta şirketine başvuru yapılmasıdır. Ancak iadeli taahhütlü posta, yalnızca gönderilen postanın, zarfın veya paketin alıcıya teslim edildiğini ispatlamaya yaramakta olup posta içerisinde ne gibi bir belge bulunduğunu kayıt altına almamaktadır. Bu nedenle iadeli taahhütlü posta yoluyla başvuru işleminin zarf ya da harici bir paket kullanılmadan, doğrudan gönderilen belgenin üzerine barkod yapıştırılması suretiyle gerçekleştirilmesi önem arz etmektedir. Tüm belgelerin paketlenmeden gönderilmesinin zorluğu ve uyuşmazlık halinde başvuru yapıldığının ispatında güçlük çekilebileceğinden dolayı uygulamada kullanılan başvuru yöntemleri arasında son sıralarda tercih edilmektedir. Uygulamada en sık kullanılan yöntem, başvuru dilekçesinin ıslak imzalı halinin ve gerekli belgelerin dijital olarak taranıp sigorta şirketinin mail adresine e-mail gönderilmesi yoludur. Kişisel kanaatimize göre yasal geçerliliği halen muğlak olan bu yöntem, sigorta şirketi tarafından başvuru yapıldığı bizzat kabul edilmediği sürece yasal olarak geçerli bir yol olmasa da ve bazı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemeleri tarafından kabul edilmese de Yargıtay içtihatlarında geçerli olarak kabul edilebileceğinin belirtildiği durumlara sıklıkla rastlanılmaktadır. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 2023/6512 E. 2025/3574 K. 03.03.2025 : "Uyuşmazlık, 25.04.2021 tarihinde trafik sigortası bulunmayan aracın, davacının sürücüsü olduğu motosikletle karıştığı çift taraflı trafik kazası sonucu yaralanan davacı sürücünün sürekli iş göremezlik tazminatı talebine ilişkindir. Somut olayda maluliyet raporu başta olmak üzere diğer belgeler davalıya 28.02.2022 tarihli mail ile iletilmiş olup gerekirse davalıdan hasar dosyası da celbedilip temerrüt tarihinin belirlenmesi gerekirken nasıl belirlendiği anlaşılamayan 02.06.2022 tarihinden faize hükmedilmesi hatalı olup kararın davacı yararına bozulması gerekmiştir." Yine e-mail ile benzer olan bir diğer yöntem bazı sigorta şirketlerinin internet sitelerinde yer alan başvuru ekranlarından form doldurulup gerekli belgelerin dijital olarak sisteme yüklenmesi suretiyle sigorta şirketine ulaşılması yoludur. Bu başvuru yolu da uyuşmazlık halinde sigorta şirketi tarafından açıkça kabul edilmediği sürece ispat açısından yasal başvuru şartlarını taşımasa dahi çoğu kez gerekli şartların varlığı halinde sigorta şirketleri tarafından tazminat tutarlarının ödenmesinden dolayı, ilave bir masraf gerektirmemesi, hızlı ve pratik olması avantajlarıyla mağdur araç sahipleri tarafından e-mail ile beraber ilk tercih edilen başvuru yolları arasında yer almaktadır. Kişisel kanaatimizce de hızlı bir şekilde olumlu sonuçlanma ihtimaline binaen önce genel dijital başvuru yolları tüketilip, olumlu bir netice alınamaması halinde uyuşmazlığı yargıya taşımadan önce ispat güvenliğinin garanti altına alınabilmesi için noter veya KEP kanalları aracılığı ile ihtar gönderimi yapılarak tekrar başvuru yapılmasında önem bulunmaktadır. Ayrıca 05 Nisan 2023 tarihinde 32154 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 7445 sayılı İcra ve İflas Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 01 Eylül 2023 tarihinden itibaren 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunun 4. maddesinde ve diğer kanunlarda belirtilen ticari davalardan, konusu bir miktar para olan alacak, tazminat, itirazın iptali, menfi tespit ve istirdat davalarında, dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olarak kararlaştırılmıştır. Bu nedenle kanunun yürürlüğe girdiği 01 Eylül 2023 tarihi itibariyle araç değer kaybı tazminatı kapsamında mali mesuliyet poliçesini düzenleyen sigorta şirketine karşı açılacak olan davalar da dava şartı zorunlu arabuluculuk kapsamına alınmıştır. İlgili kanun metnine burada yer alan bağlantıdan ulaşabilirsiniz. Hangi Hallerde Sigorta Araç Değer Kaybı Tazminatını Ödemez? Sigorta şirketine araç değer kaybının tazmini için başvuruda bulunulduktan sonra genel olarak şu nedenlerden dolayı ödeme yapılmayabilir: Başvuru yapan tarafın gerçekleşen kazada %100 oranında kusurlu bulunması. Olayın öğrenildiği andan itibaren 2 yıl ve her halde kaza anından itibaren en geç 10 yıllık hak düşürücü sürelerin dolarak hakkın zamanaşımına uğramış olması. Sigorta şirketinin ZMM ve ihtiyari mali mesuliyet (İMM) poliçesi limitleri kapsamında ödemekle yükümlü olduğu teminat tutarının tükenmiş olması. Başvuru esnasında eksik veya yanlış bilgi ve belge verilmesi. Başvurunun usule uygun bir şekilde sigorta şirketine ulaşmamış olması. Başvurunun mağdur aracın yasal maliki veya yasal temsilcisi dışında, hak sahibi bulunmayan yakını veya üçüncü bir kişi tarafından yapılması. ZMM poliçesi kapsamında sigortacısına başvuru yapılan tarafın gerçekleşen kazada hiçbir kusurunun olmaması, kazanın meydana gelmesinde üçüncü bir kişinin kusurlu bulunması veya mevcut belge ve bilgilere göre kusurun tam olarak tespit edilememesi. Araç değer kaybı tazminatının daha önce ödenmiş olması. Mağdur olan araç henüz onarılmadan veya onarım faturası sigorta şirketine ulaştırılmadan önce erken başvuru yapılması. Mağdur aracın hasar aldığı bölgeden daha önceki başka bir kazada ağır hasar alarak tamir edilmiş olması veya kaza öncesinde mevcut olan başka bir hasar bulunması yahut önemsiz plastik aksam gibi aracın değerini etkilemeyen bir bölgeden hasar alınmış olması. Bunlar dışında, uygulamada bazen her şey doğru bir şekilde yapılmış olsa dahi kimi zaman sigorta şirketlerinin iş yoğunlukları veya çeşitli aksaklıklar dolayısıyla ödemeleri geciktirebildikleri yahut başvurucuyu ne kadar kararlı olduğu konusunda sınayarak, arabuluculuk, dava veya tahkim gibi kanun yollarına başvurulmasını bekledikleri ve ticari kazanç kaygısıyla ödeme yapmaktan imtina ettikleri görülebilmektedir. Bu gibi hallerde, başvurudan itibaren 15 günlük yasal ödeme süresi geçtikten sonra sigorta şirketi ile irtibata geçilerek ödemenin yapılmamasının nedeninin öğrenilmesi ve umut vaat etmeyen durumlarda gecikmeksizin yargı yollarına başvurulması gerekmektedir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 2021/23273 E. 2022/901 K. - 20.01.2022 : “Sigorta kuruluşunun başvuru tarihinden itibaren en geç 15 gün içinde başvuruyu yazılı olarak cevaplamaması veya verilen cevabın talebi karşılamadığına ilişkin uyuşmazlık olması halinde, zarar gören dava açabilir veya 5684 sayılı Kanun çerçevesinde tahkime başvurabilir.” düzenlemesi yer almaktadır." Kazada Kusurlu Olan Taraf Araç Değer Kaybı Tazminatı Alabilir Mi? Gerçekleşen kazada %100 oranında tam kusurlu bulunan araç maliki dışında, %100 oranından daha az bir oranla kısmen kusurlu bulunan araç maliki de kusursuz bulunduğu orana göre araç değer kaybı tazminatı alabilir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 2022/3488 E. 2023/7981 K. - 14.06.2023 : "Kaza tespit tutanağında ve bilirkişi raporunda kusur oranları bakımından çelişki bulunduğu gibi, ... kararında söz konusu bilirkişi raporunun hükme esas alındığı açıklanırken, söz konusu raporda davacının davaya konu kazada kusurlu olduğu beyan edilmiştir. Bu durumda İtiraz Hakem Heyetince, üç kişilik heyetten, kaza tutanağı ve bilirkişi raporundaki, çelişkilerin giderildiği, kazadaki kusur oranlarının belirlendiği ve davacının aracında oluşan hasar ve değer kaybı ile davalının eylemi arasında illiyet bağı olup olmadığının irdelendiği, denetime elverişli, ayrıntılı rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi isabetli olmamıştır. Şayet gerçekleşen kazada tarafların kusur oranları kesin bir şekilde tespit edilemediği durumlarda Yargıtay, tehlike sorumluluğuna katlanma ilkesi gereği kusur sorumluluğunun taraflara %50 oranında paylaştırılması gerektiğini belirtmektedir. Yargıtay 17. Hukuk Dairesi 2018/5887 E. 2020/4076 K. - 29.06.2020 : "Bu durumda mahkemece, yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde, sürücülerden hangisinin kusurlu olduğunun toplanan tüm delillere rağmen kesin olarak tespit edilemediği durumlarda, tehlike sorumluluğuna katlanma ilkesi uyarınca, işletme tehlikeleri doğrultusunda tehlikeler eşit varsayıldığından, zararın yarı yarıya paylaştırılması gerekir. Açıklanan nedenlerle tehlikeler eşit kabul edilerek her iki araç sürücüsünün de %50'şer oranda kusurlu olduğunun kabulü ile usuli kazanılmış haklar da gözetilmek suretiyle, hüküm tesis edilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir. Kasko Araç Değer Kaybı Tazminatını Karşılar Mı? Zorunlu mali mesuliyet (ZMM) sigortası veya tamamlayıcı nitelikteki ihtiyari mali mesuliyet (İMM) sigortası, sözleşme ile garanti altına alınan risklerine dair sigorta ettirenin karşısında yer alan üçüncü kişilerin zararlarını karşılayan bir güvence türü iken kasko poliçesi ise gerçekleşebilecek risklere dair bizzat sigorta ettirenin kendi zararlarını güvence altına alan bir sigorta türüdür. Sigorta ettiren, kasko poliçesi ile kararlaştırılan anlaşmalar dahilinde, kendi aracında veya karşı tarafın aracında meydana gelebilecek araç değer kaybı riskini güvence altına almış ise bu zararın kasko tarafından karşılanabilmesi mümkündür. Sigorta Araç Değer Kaybı Tazminatını Ödemezse Ne Yapılır? Haklı olarak, doğru zamanda ve eksiksiz bir şekilde başvuruda bulunulmuş olmasına rağmen mağdur araç malikine araç değer kaybı tazminatı ödemesi yapmaktan imtina eden sigorta şirketine karşı ancak yargı yollarına başvuruda bulunulabilir. Bu yargı yolları icra müdürlükleri nezdinde ilamsız icra takibi, Sigorta Tahkim Komisyonu nezdinde tahkim yargısı ve genel mahkemeler nezdinde dava yolu olmak üzere 3'e ayrılır. İlamsız icra takibi yolu, sigorta şirketi tarafından ödeme emrinin tebliğinden itibaren 7 gün süre içerisinde itiraz edilmediği takdirde en pratik, en az masraflı ve en hızlı tahsilat yöntemi iken aynı zamanda takipte borçlu sıfatı ile yer alacak olan sigorta şirketine sağladığı itiraz kolaylığı açısından uygulamada kesin sonuç alınabilmesi ihtimali en düşük olan ve bu aşamada zarar tutarı ile kusur oranının belirsizliğinden dolayı doğrudan başvurulması en tehlikeli olan yöntemdir. Takibe itiraz edilmesi halinde uyuşmazlığın genel mahkemeler nezdine taşınarak itirazın iptali davası yoluna başvurulması gerekecektir. Tahkim yargısı yolu, genel mahkemeler nezdinde ikame edilen davalara göre nispeten daha hızlı, daha az masraflı ve daha pratik inceleme süreci içeren bir yargı türü iken, Sigorta Tahkim Komisyonu tarafından verilecek olan karara karşı, her yıl değişen parasal kesinlik sınırlarına göre genellikle genel mahkemeler nezdinde itiraz yolu açık olduğundan dolayı işlevselliği biraz şansa bağlı bulunan bir yargılama sürecidir. Tahkim kararına itiraz halinde uyuşmazlık genel mahkemeler nezdine taşınacağından dolayı teoride direkt genel mahkemeler nezdinde dava yoluna başvurmak kadar kesin sonuca hızlı bir şekilde götürmese de tahkim sürecinde yapılacak incelemeler ile genel mahkemeler nezdinde açılacak davada yapılacak incelemeler bir hayli benzerlik gösterdiğinden dolayı, yargılama esnasında yapılan tespitlerin mağdur lehine olması halinde yeniden yargılama masrafları ile karşı karşıya kalmak istemeyen sigorta şirketleri tarafından uyuşmazlığın tahkim aşamasında iken giderildiğine uygulamada sıklıkla rastlanılmaktadır. Genel Mahkemeler nezdinde açılacak dava yolu ise kesin sonuca en yakın olan ancak harç ve yargılama giderlerinden dolayı diğer yollara nazaran daha yüksek masraflı ve detaylı usul kuralları nedeniyle nispeten daha uzun süren bir yargılama sürecidir. Kimi zaman dava açmadan önce dava açma şartı olan zorunlu arabuluculuk süreci esnasında sigorta şirketi ile anlaşmaya varılması halinde kesin sonuca en az masraf ve hızlı bir şekilde ulaştıran yargılama süreci olarak da karşılaşıldığı olabilmektedir. Doğru bir başvuruya rağmen sigorta şirketi tarafından ödeme yapılmaktan imtina edildiği hallerde hangi yargı yoluna başvurulacağının kararlaştırılması için kişisel kanaatimizce sigorta şirketinin neden ödeme yapmaktan imtina ettiğinin irdelenerek bir karar alınmasında yarar bulunmaktadır. Bilakis amaç salt olarak mağdurun alacağını tahsil etmesini engellemek ise sigorta şirketinin kesin bir sonuca kadar bu iradesini sürdürme olasılığı mevcut olduğundan dolayı zaman kaybetmeden direkt dava şartı arabuluculuk yolu tüketildikten sonra genel mahkemeler nezdinde yargı yoluna başvurulması daha mantıklı olacaktır. Ancak sigorta şirketinin meydana gelen kazada kusurun kimde, hangi oranla mevcut olduğu noktasında çekinceleri bulunması gibi bir nedenden dolayı ödeme yapılmaktan imtina edilmekte ise bu durumda da tahkim yoluna başvurulması mevcut uygulamalarda en mantıklı seçim olacaktır. Araç Değer Kaybı Dışındaki Başkaca Haklar Nelerdir? Bir trafik kazası meydana geldikten sonra mağdur olan kişilerce talep edilebilecek çeşitli haklar şunlardır: Hasar onarım bedeli : Hasar gören mağdur aracın onarımı için gerekli masraf tutarı. Araç değer kaybı bedeli : Mağdur olan aracın aldığı hasar ve onarılması neticesinde gerçek değerinde meydana gelen azalma. İkame araç bedeli : Mağdur aracın onarımı için gereken tamir süresinde aynı segmentte başka bir aracın kiralanması gereken masraf tutarı. Kazanç kaybı tazminatı : Mağdur aracın gelir getiren ticari bir işte kullanılan araç olması ve aracın onarımı esnasında kullanılamamasından dolayı ticari olarak yoksun kalınan gelir. Pert farkı (pert total) tazminatı : Mağdur aracın onarılmasının ekonomik olarak mantıksız olduğu durumlarda tam zayi olduğu kabul edilerek onarılmadan satışı yoluna gidilir. Aracın satışından elde edilen gelir (sovtaj bedeli) ile sigorta şirketi tarafından zararı tazmin etmek için ekstra olarak yapılan ödemenin aracın gerçek değerinin altında kalması sonucu, mağdurun eline geçen toplam tutar ile aracın gerçek değeri arasında kalan fark tutarı. Tedavi giderleri : Kaza esnasında gerçek kişiler nezdinde meydana gelen sağlık sorunlarından doğan tedavi masrafları. Diğer maddi tazminatlar : Kazayla bağlantılı olarak doğan çekici ücreti, otopark ücreti gibi diğer masraf kalemleri ile kaza esnasında araçta bulunan cep telefonunun kırılması gibi vakıalardan doğan diğer zarar kalemleri. Maluliyet tazminatı : Kaza nedeniyle bedensel olarak mağdur olan kişinin %60 ve üzeri oranında sürekli olarak iş gücünü kaybetmesinden doğan zararlar. İş gücü kaybı tazminatı : Kaza nedeniyle bedensel olarak mağdur olan kişinin, %60 oranından daha düşük seviyede geçici veya sürekli olarak meslekte kazanma gücünü kaybetmesinden doğan zararlar. Destekten yoksun kalma tazminatı : Kaza nedeniyle vefat eden mağdur kişinin, hayatta iken maddi olarak menfaat sağladığı kişilerce yoksun kalınan faydalardan doğan zararlar. Manevi tazminat : Kaza nedeniyle zarar gören mağdur kişi veya yakınları tarafından uğranılan manevi zarar. Trafik Kazasından Sonra Ne Yapılır? Bir trafik kazası meydana geldikten sonra yapacağınız ilk şey önce kendinizin, sonrasında ise çevrenizin güvenliğini sağlamaya yönelik tedbirleri almanız, yaralanma veya ölüm gibi bir durum söz konusu oldu ise derhal kolluk ve acil yardım görevlilerine ihbarda bulunmanızdır. Eğer gerçekleşen kazada yaralanma, ölüm, kazaya sebebiyet veren kişinin olay yerinden ayrılması gibi istisnai bir durum bulunmuyorsa, sakinliğinizi koruyup olabildiğince trafiği ve çevre düzenini aksatmayacak bir biçimde kaza yerinin, kazaya karışan araçların, çevrenin ve tabelaların fotoğraflarını farklı açılardan net bir şekilde çektikten sonra imkan varsa aracınızı uygun bir konuma park edebilirsiniz. Şayet yaralanmalı, ölümlü, tek taraflı, ehliyetsiz, alkol ve uyuşturucu madde etkisinde, sigortasız, kamu malına zarar verilen, karşı tarafın olay yerini terk ettiği ve kusur tespitinde anlaşmazlık yaşanan bir trafik kazası meydana gelmedi ise kaza tespit tutanağı tutulması için trafik polisini beklemenize gerek yoktur. Bu gibi hallerin mevcut olmadığı durumlarda kaza tespit tutanağı kazaya karışan sürücüler tarafından tutulmalı ve olay yerinin görüntü kayıtları alındıktan sonra aracın yerinden oynatılmaması gibi lüzumsuz eylem ve ısrarlarda bulunulmamalıdır. Kaza yeri, saati, araç ve sahiplik bilgileri, sürücü bilgileri, ZMM sigortası poliçesi bilgileri, kazanın meydana geliş şekline ilişkin taraf anlatımları gibi hususlarda kaza tespit tutanağında yer alması gereken bilgiler tam olarak doğru bir şekilde yazılıp, taraf adedince düzenlenmiş ıslak imzalı tutanakla kayıt altına alındıktan sonra hasarlı aracın çekilmesi ve tamiri için varsa kasko poliçenizi düzenleyen sigorta şirketi veya karşı tarafın ZMM sigortası poliçesini düzenleyen sigorta şirketi ile iletişime geçilerek bir yol haritası oluşturulabilir yahut doğrudan tercih edilen tamirhaneye aracın sevki sağlanabilir. Bu noktada kişisel olarak tavsiyede bulunmak gerekir ise; işini layıkıyla yerine getiren kişi ve işletmeleri tenzil etmek kaydıyla, halk arasında "sigorta şişirmesi" olarak bilinen, araçtaki hasar ve hasar tutarının normal şartlara göre çok daha yüksek gösterilmesi durumu, aracın tamir bedelinin sigortadan karşılanacak olmasından haksız bir şekilde istifade etmek isteyen tamirhane işletmeleri tarafından gerçekleştirilen bir eylem olmasından dolayı, iş ahlakına sahip güvenilir bir tamirhaneyi kendi çabalarınızla bulmanızdır. Aracın tamirhaneye sevk edilmesinden sonra işletme tarafından sigorta şirketine hasar ihbarında bulunulacak ve hasar dosyası açılmış olacaktır. Akabinde sigorta şirketi, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılmış bağımsız bir eksper ataması yaparak araçtaki hasar durumunu tespit ettirecektir. Bu noktadan sonra aracın hasar durumu ve izleneceği kararlaştırılan yola göre aracın onarımı veya tam hasara (perte) ayrılması yahut değişmesi gereken parçaların orijinal veya yan sanayi parçalar ile değiştirilmesi, boyanması, onarılarak tamir edilmesi gibi meseleler üzerinde karar alma ve anlaşma süreçleri olacaktır. Nitekim şunu belirtmekte fayda vardır ki, aracınızda yapılacak işlemler hakkında her zaman karar alma hakkınız vardır. Ancak bu süreçte sigorta şirketi ile anlaşma sağlanamaması halinde, yapılması gereken masrafları önce kendi cebinizden karşılayıp daha sonra sigorta şirketinden geri almaya çalışmak yahut delil tespiti işlemleri dolayısıyla uzunca bir süre aracınızın onarılmadan beklemesi gibi durumlar da söz konusu olabilir. Bu süreç tamamen araçta meydana gelen hasar, sigorta şirketinin yaklaşımı, kendi beklentileriniz ve maddi imkanlarınıza göre değişkenlik gösterebilir. Aracın tamiri tamamlandıktan sonra yapılan işlemlere istinaden tamirhaneye ödenecek olan onarım bedeli sigorta şirketi tarafından mağdur araç malikinin banka hesabına ödenir. Bundan sonraki süreçte ise artık araç değer kaybı tazminatı, ikame araç bedeli, ticari kazanç kaybı gibi kaza neticesinde doğan diğer zararların tazmini için sigorta şirketine, kazada kusurlu bulunan araç malikine ve sürücüsüne karşı başvuru işlemlerine geçilir. Kocaeli İzmit'te trafik kazasından doğan zararların tazmini ve araç değer kaybı tazminatının tahsili konularında Avukatlık hizmetlerinden yararlanmak için sitemizde yer alan Kocaeli Avukat sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Araç Değer Kaybının Tazmini İçin Arayan Avukata Güvenilir Mi? Trafik kazasına karışmış olan çoğu insan, olayın üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra kendisini Avukat olarak tanıtan ve gerçekleşen trafik kazası nedeniyle uğranılan zararları tazmin edebileceğini söyleyen tanımadığı kişilerce aranma deneyimini yaşamış ve nasıl bir durumla karşı karşıya kaldığı konusunda acaba dolandırılır mıyım? Bu kişilere güvenebilir miyim? gibi kafasında soru işaretleri oluşmuştur. Öncelikle belirtmek gerekir ki, bu alanda faaliyet gösteren ve trafik kazasına karışmış olan kişileri arayarak telefonda iş bağlamaya çalışan kişiler her ne kadar kendilerini Avukat olarak tanıtsalar da genellikle ofis çalışanı, operatör veya bu alanda deneyim elde ederek yasa dışı faaliyet sürdüren kişilerden oluşmaktadır. Ancak görmüş olduğunuz zararın tazmini için her halükarda yasal olarak Avukatlık mesleğini yerine getiren bir kişi üzerinden vekaletname alınmasına ihtiyaç duyduklarından, muhatap olduğunuz kişiler olmasa dahi arka planda mutlaka en az bir Avukatın bulunması kaçınılmazdır. Bu Avukat trafik kazasından doğan zararların tazmini konusunda bizzat faaliyet gösteren bir kimse olabileceği gibi yasaya aykırı bir şekilde bu alanda faaliyet gösteren kişilerle ortak çalışan yahut tecrübesizlik, bilgisizlik, kolay kazanç elde etme gibi saiklerle bu kişilere adını ve mesleki imkanlarını kullandırma imkanı vermiş olan bir Avukat da olabilir. Bu alandan yararlanma amacı güden insan sayısının ve çeşidinin giderek artması nedeniyle tarafınıza ulaşan kişinin gerçekten bir Avukat mı yoksa bir Avukatın çalışanı mı yahut genellikle eczanelerde rastlanılan diploma kiralama durumuna benzer bir yöntemle gerçek bir Avukatın adını kullanan üçüncü kişiler mi olduğu hakkında kesin bir şey söyleyebilmek mümkün değildir. Ancak her kim olursa olsun yapılan eylemin yasa dışı bir hareket olduğu kesindir. Avukat olsun veya olmasın bu kişiler, tarafınıza ait telefon numarası ve kimlik bilgileriniz ile yaşanılan kazaya dair detaylara genellikle anlaşmalı oldukları ve kaza hakkında bilgilendirme yapılmış olan kamu personelleri, tamirhane, ekspertiz ve sigorta şirketleri nezdinde çalışan kimseler aracılığı ile ulaşmakta ve kişisel verilerinizi izinsiz bir şekilde ele geçirmektedirler. Nitekim bu alanda faaliyet gösterme yetkisi kanunların amir hükümleri ile yalnızca Avukatlara bırakılarak diğer kimselere yasaklanmış olduğu gibi Avukatların da aracı kişileri kullanarak veya doğrudan kendi imkanları ile iş bağlama gayesi ile insanlara ulaşmaları yasaklanmıştır. Gerçekleştirilen bu eylemler Avukatlık Kanunu ve Reklam Yasağı Yönetmeliği ile Türk Ceza Kanunu hükümleri kapsamında yasa dışı faaliyetler olarak kabul edilmekte, disiplin cezası, para cezası ve hapis cezası gibi yaptırımlara tabi kılınmaktadır. Uygulamada bu kişilerin temel amaçları tabi ki yaşanılan olay neticesinde mağdur nezdinde doğan hakların sigorta şirketi ve sorumlu bulunan üçüncü kişilerden tahsil edilebilmesidir. Ancak bugüne dek yaşanılan olaylarda tarafına ulaşan kişilere güvenerek hareket eden vatandaşların, tek düze yapılan işlemlerden dolayı haklarına tam olarak kavuşamadıkları, yanlış bir şekilde açılan veya yeteri kadar ilgilenilmemesi neticesinde kaybedilen davalarda ödemek zorunda kaldıkları harç ve karşı vekalet ücretleri nedeniyle daha fazla maddi zarara uğradıkları, hak kazanılan tazminatların ilgili kişilerden tahsil edilmiş olmasına rağmen davanın halen devam ettiği gibi gerçek dışı beyanlarla uzun süreler boyu alınan haklarının taraflarına teslim edilmemesi yahut olması gerekenden az bir kısmının teslim edilmesi veya tahsil işlemi gerçekleştikten sonra mağdura karşı iletişim kapılarının kapatılıp haklarının hiç teslim edilmemesi suretiyle tabiri caizse dolandırıcılık vakıaları ile karşı kaldıkları görülmüştür. Kaza nedeniyle mağduriyet yaşayan kişilerin tekrar mağdur edilmeleri durumu dışında, kazada kusurlu bulunan kişilere karşı da çok fahiş ve hiçbir yasal dayanağı olmayan alacak iddialarıyla açılan ilamsız icra takipleri ile yasal hak ve yükümlülükleri konusunda bilgisi bulunmayan kişileri cebri icra yollarıyla korkutup, mağdur olan kişi üzerinden haksız kazanç sağlamaya çalıştıklarına da oldukça sık rastlanılmaktadır. İcra müdürlüğü tarafından kendilerine gönderilen ödeme emrini gördüklerinde bu işleme karşı itiraz edebileceklerini bilmeyen vatandaşlar, sipariş usulü hazırlanıp takibe dayanak yapılan ve hiçbir geçerliliği olmayan ekspertiz raporlarını yasal bir belge zannederek normalde mağdura karşı sorumlu bulundukları gerçek tutarların katbekat üzerinde ödemeler yapıp zarara uğratılmaktadırlar. Bu nedenle "hakkınızı alacağız" diyerek tarafınıza ulaşırken daha haklarınızı çiğneyen kişilere karşı güven duyup, bir trafik kazasına karıştığınızda yapılacak iş ve işlemler hakkında yakınınızda bulunan, ulaşabileceğiniz ve mümkün ise referanslı Avukatlar ile çalışmanızı tavsiye ederiz. Son Okuması 16 dakika süren bu makalemiz, maddi kazanç sağlama amacı gütmeden, iş ve günlük çalışmalarımızdan arta kalan zamanlar kullanılarak tarafımızca hazırlanmıştır. Dilerseniz sitemizde yer alan diğer makalelere buradan ulaşabilir, trafik kazası neticesinde doğan zararların tazmini alanında Avukatlık hizmeti ihtiyaçlarınız için Kocaeli Avukat sayfamızı ziyaret ederek tarafımızla iletişim e geçip randevu alabilirsiniz. Yazar Kıdemli Kurucu Avukat Cihat Gümrük 2020 yılından itibaren ağırlıklı olarak Özel Hukuk alanında çalışmalarını sürdüren Av. Cihat Gümrük, özellikle şirketler, ticaret, gayrimenkul, kira, miras, aile ve boşanma hukuku alanlarına giren davalarda uzmanlaşarak, Kocaeli İzmit'te yerleşik bulunan hukuk bürosunda, ülke çapına yayılmış olan müvekkillerine Avukatlık, Hukuk Müşavirliği, Sözleşmeli Şirket Avukatlığı ve Kurumsal Hukuk Danışmanlığı hizmetleri vermektedir.
- Aydınlatma ve Açık Rıza Metinlerinde Sıkça Yapılan Hatalar
Aydınlatma Ve Açık Rıza Metinlerinde Sıkça Yapılan Hatalar Giriş 29677 sayılı ve 07/04/2016 tarihli Resmi Gazete ile yayımlanan 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanununda(KVKK), kişisel verilerin işlenmesinde başta özel hayatın gizliliği olmak üzere kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin yükümlülükleri ile uyacakları usul ve esaslar düzenlenmiştir. Bu makalemizde sizlere, gün geçtikçe hayatımızda daha önemli bir yer kaplayan açık rıza ve aydınlatma metinlerinde sıkça yapılan hatalardan bahsedeceğiz. Makale İçeriği Aydınlatma Metni ve Açık Rıza Metni Nedir? Aydınlatma Metninde Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar Nelerdir? Aydınlatma Ve Açık Rıza Metinlerinde Sıkça Yapılan Hatalar Nelerdir? Aydınlatma Ve Açık Rıza Metinlerinde Sıkça Yapılan Hatalar Aydınlatma Metni ve Açık Rıza Metni Nedir? KVKK'nın 5. maddesi ile kişisel verilerin ilgili kişinin açık rızası olmaksızın işlenemeyeceği, 10. maddesi ile de kişisel verilerin elde edilmesi sırasında veri sorumlusu tarafından ilgili kişilerin aydınlatılması gerektiği hususları hüküm altına alınmıştır. Bu nedenle uygulamada Aydınlatma Metni ile ilgili kişiye, kişisel verilerinin elde edilmesi, kaydedilmesi, saklanması, güncellenmesi, sınıflandırılması, mevzuatın izin verdiği ölçüde üçüncü kişilerle paylaşılması veya onlara devredilmesi gibi konularda veri sorumlusu tarafından sesli veya yazılı olarak açıklama yapılırken, Açık Rıza Metni ile de ilgili kişinin, tarafına açıklama yapılan konular kapsamında, kişisel verilerinin işlenmesine rızasının bulunup bulunmadığı kayıt altına alınmaktadır. 6698 sayılı KVKK'da, aydınlatma metninde yer alması gereken esaslı unsurlara ilişkin çeşitli düzenlemelere yer verilmiş iken açık rızanın hangi unsurları içermesi gerektiğine dair bir açıklama yapılmamıştır. Bilakis kanun koyucu, açık rıza gösterme eyleminin belirli kalıplara oturmuş standart bir işlemle gerçekleştirilmesinden ziyade, kişinin özgür iradesine dayanan gerçek bir onaylama işlemi bulunmasını yeterli görmüştür. Ancak çıkan uyuşmazlıklarda kişinin onayının alınıp alınmadığını ispatlama külfeti veri sorumlusu sıfatına sahip gerçek veya tüzel kişiye yüklenmiş olduğundan, günümüzde ispat kolaylığı açısından ilgili kişinin açık rızasının genellikle yazılı şekilde alınması daha sık tercih edilen bir yol haline gelmiştir. Aydınlatma Metninde Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar Nelerdir? 10.03.2018 tarihinde 30356 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Aydınlatma Yükümlülüğünün Yerine Getirilmesinde Uyulacak Usul ve Esaslar Hakkında Tebliği n 5. maddesinde: " Veri sorumlusu ya da yetkilendirdiği kişi tarafından sözlü, yazılı, ses kaydı, çağrı merkezi gibi fiziksel veya elektronik ortam kullanılmak suretiyle aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmesi esnasında aşağıda sayılan usul ve esaslara uyulması gerekmektedir" denilerek, ilgili kişiye yapılacak aydınlatma esnasında şu hususlara dikkat edilmesi gerektiği belirtilmiştir: a) İlgili kişinin açık rızasına veya Kanundaki diğer işleme şartlarına bağlı olarak kişisel veri işlendiği her durumda aydınlatma yükümlülüğü yerine getirilmelidir. b) Kişisel veri işleme amacı değiştiğinde, veri işleme faaliyetinden önce bu amaç için aydınlatma yükümlülüğü ayrıca yerine getirilmelidir. c) (Mülga:RG-28/4/2019-30758) ç) Sicile kayıt yükümlülüğünün bulunması durumunda, aydınlatma yükümlülüğü çerçevesinde ilgili kişiye verilecek bilgiler, Sicile açıklanan bilgilerle uyumlu olmalıdır. d) Aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmesi, ilgili kişinin talebine bağlı değildir. e) Aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiğinin ispatı veri sorumlusuna aittir. f) Kişisel veri işleme faaliyetinin açık rıza şartına dayalı olarak gerçekleştirilmesi halinde, aydınlatma yükümlülüğü ve açık rızanın alınması işlemlerinin ayrı ayrı yerine getirilmesi gerekmektedir. g) Aydınlatma yükümlülüğü kapsamında açıklanacak kişisel veri işleme amacının belirli, açık ve meşru olması gerekir. Aydınlatma yükümlülüğü yerine getirilirken, genel nitelikte ve muğlak ifadelere yer verilmemelidir. Gündeme gelmesi muhtemel başka amaçlar için kişisel verilerin işlenebileceği kanaatini uyandıran ifadeler kullanılmamalıdır. ğ) Aydınlatma yükümlülüğü kapsamında ilgili kişiye yapılacak bildirimin anlaşılır, açık ve sade bir dil kullanılarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. h) Kanunun 10 uncu maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde yer alan “hukuki sebep” ten kasıt, aydınlatma yükümlülüğü kapsamında kişisel verilerin Kanunun 5 ve 6 ncı maddelerinde belirtilen işleme şartlarından hangisine dayanılarak işlendiğidir. Aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmesi esnasında hukuki sebebin açıkça belirtilmesi gerekmektedir. ı) Aydınlatma yükümlülüğü kapsamında, kişisel verilerin aktarılma amacı ve aktarılacak alıcı grupları belirtilmelidir. i) Aydınlatma yükümlülüğü kapsamında kişisel verilerin, tamamen veya kısmen otomatik yollarla ya da veri kayıt sisteminin parçası olmak kaydıyla otomatik olmayan yöntemlerden hangisiyle elde edildiği açık bir şekilde belirtilmelidir. j) Aydınlatma yükümlülüğü yerine getirilirken eksik, ilgili kişileri yanıltıcı ve yanlış bilgilere yer verilmemelidir. Aydınlatma Ve Açık Rıza Metinlerinde Sıkça Yapılan Hatalar Nelerdir? Uygulamada hiç kuşkusuz en sık karşılaştığımız hata, veri sorumlusu tarafından KVKK. hakkında bilgi sahibi olunmadan ya da bu konuda profesyonel bir destek alınmaksızın, internetten veya herhangi bir yolla bulunmuş olan başkalarına ait aydınlatma ve açık rıza metinlerinin kopyalanarak doğrudan kullanılmasıdır. Aydınlatma ve açık rıza metinleri, bir prosedür gereği ilgiliye imzalatılması gereken standart tipte belgeler değil, yaptığınız işe hatta sunduğunuz kişiye özel olarak hazırlanması gereken ikili bir anlaşma niteliğindedir. Bunun herkes tarafından daha net bir şekilde anlaşılabilmesi için örnek vermek gerekir ise; olağan hayatta genellikle, sunulacak hizmet esnasında belirli sebeplerden dolayı veri sorumlusu, müşterisinin bazı kişisel verilerine zorunlu veya özel nedenlerle ihtiyaç duyar ve bu verilere neden ihtiyaç duyduğunu müşterisine açıklayarak aydınlatır. Müşteri ise veri sorumlusu tarafından sunulacak hizmete erişebilmek için veri sorumlusu tarafından gerekli olduğu bildirilen kişisel verilerinin alınmasına açık rıza gösterir veya göstermez. Ancak gıda sektöründe faaliyet gösteren ve toptan dondurulmuş döner satan bir işletmenin online satış sitesine kayıt olmak isteyen bir kimse, kurumsal bir hastanenin web sitesinden kopyalanmak suretiyle karşısına konulmuş olan aydınlatma metnini okuduğunda, cinsel hayatına dair kişisel verilerinin neden işlenmek istendiğine dair bir anlam veremeyebilir. Aydınlatma metinin bilinçli ve doğru bir şekilde hazırlanmaması neticesinde bu gibi trajikomik durumlar ortaya çıkabileceği gibi aynı zamanda şikayet halinde hapis ve idari para cezaları ile de karşı karşıya kalınabilir. Başka bir veri sorumlusu tarafından düzenlenen metinlerin diğer veri sorumluları tarafından kendi faaliyetlerine uyarlanmadan kullanılması hatası dışında, uygulamada en sık yapılan başlıca hatalar şunlardır: Açık rıza ve aydınlatma metinlerinin tek bir belge halinde, iç içe geçmiş şekilde ilgiliye sunulması, Aydınlatma yapıldığına dair ilgili kişilerden doğrudan onay vermeleri talep edilmesi, Aydınlatma metinlerinde açık, anlaşılır ve sade bir dil kullanılmaması, genel nitelikte, farklı anlaşılmaya müsait ifadelere yer verilmesi, İlgili kişinin iradesini sakatlayabilecek yanıltıcı ve yanlış bilgilere yer verilmesi, Hangi kanuni gerekçelere dayanarak kişisel verilerin işlenildiğini somut bir şekilde belirtmek yerine, kanun maddesinin numarasına atıf yapılarak muğlak ifadelerin kullanılması, Aydınlatmanın gereğinden fazla detaylı, karmaşık ve uzun metinler kullanılarak yapılması, Aydınlatma metni belgesinin kısa ve az sayıda sayfadan oluşması için gerekenden az bir şekilde, eksik bilgilendirme yapılması, Aydınlatma metinin fiziksel kağıda basılı olarak ilgili kişiye sunulduğu durumlarda, ilgili kişiye her sayfanın imzalatılmaması, İlgili kişiye sadece aydınlatma metni yahut sadece açık rıza metni sunulması, iki işlemin ayrı ayrı eksiksiz bir şekilde gerçekleştirilmemesi, gibi hatalara uygulamada sıkça rastlanılmaktadır. Ayrıca 24.03.2026 tarihinde 33203 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Kişisel Verileri Koruma Kurulunun 18.02.2026 tarihli 2026/347 karar numaralı Veri Sorumluları Tarafından Açık Rıza ve Aydınlatma Metinlerinin Ayrı Ayrı Düzenlenmesi Gerektiği Hakkında İlke Kararı na bağlantıyı kullanarak ulaşabilirsiniz. Son Okuması 5 dakika süren bu makalemiz, maddi kazanç sağlama amacı gütmeden, iş ve günlük çalışmalarımızdan arta kalan zamanlar kullanılarak tarafımızca hazırlanmıştır. Dilerseniz Kişisel Verilerin Korunması hakkında detaylı bilgi edinmek ve Kocaeli İzmit'te KVKK sürecinde Avukatlık hizmetlerinden yararlanmak için sitemizde yer alan Kocaeli Avukat sayfamızı ziyaret edebilir ve tarafımızla iletişime geçerek randevu alabilirsiniz. Yazar Kıdemli Kurucu Avukat Cihat Gümrük 2020 yılından itibaren ağırlıklı olarak Özel Hukuk alanında çalışmalarını sürdüren Av. Cihat Gümrük, özellikle şirketler, ticaret, gayrimenkul, kira, miras, aile ve boşanma hukuku alanlarına giren davalarda uzmanlaşarak, Kocaeli İzmit'te yerleşik bulunan hukuk bürosunda, ülke çapına yayılmış olan müvekkillerine Avukatlık, Hukuk Müşavirliği, Sözleşmeli Şirket Avukatlığı ve Kurumsal Hukuk Danışmanlığı hizmetleri vermektedir.
- Anlaşmalı Boşanma Davası İçin Avukat Tutmak Gerekir Mi?
Anlaşmalı Boşanma Davası İçin Avukat Tutmak Gerekir Mi? Giriş Günümüzde artan ekonomik baskılar, bilginin daha kolay erişilebilir olması ve yapay zeka araçlarının yaygınlaşan kullanım alanları nedeniyle, insanlar tarafından bir Avukattan danışmanlık veya vekillik hizmeti satın almadan dava açılıp açılamayacağı konuları gittikçe daha fazla sorgulanır bir hale gelmiştir. Bu yolda şansını denemek isteyen kimileri internet üzerinden yaptıkları araştırmalar ile istedikleri neticeye ulaşabilirken, tamamen aynı yolu izleyen kimileri ise telafisi mümkün olmayan ağır zararlar ile karşılaşabilmektedirler. Bunun nedeni, istinasız olarak herkesin yaşadığı hayat, düşünceleri, talepleri, imkanları az ya da çok birbirinden farklılık göstermekte iken herkesin aynı yöntemleri kullanarak arzuladığı neticeyi Mahkemelerden alabileceği yanılgısından doğmaktadır. Yargı sistemi, her olaya özgü olarak uygulanabilecek birçok karmaşık disiplin ve kurallar sisteminden oluşmakta iken bu süreçte "bir dilekçe verme" kısmı, işin bütünü içerisindeki çok ama çok küçük bir payı oluşturmaktadır. Bu makalemizde sizlere, anlaşmalı boşanma davası için Avukat tutup tutmama konusunda nasıl karar verebileceğiniz hakkında pratik ipuçlarını vereceğiz. Makale İçeriği Anlaşmalı Boşanma Davası İçin Avukattan Destek Alınması Gereken Noktayı Nasıl Belirlerim? Anlaşmalı Boşanma Davası İçin Hangi Durumda Avukattan Destek Alınması Gerekir? 1. Aşama - Kendiniz Dava Açabilirsiniz. 2. Aşama - Önce Bir Avukata Danışarak Kendiniz Dava Açabilirsiniz. 3. Aşama - Mutlaka Bir Avukattan Vekillik Hizmeti Almanız Gerekir. Anlaşmalı Boşanma Davası İçin Avukat Tutmak Gerekir Mi? 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 71. maddesinde: "Dava ehliyeti bulunan herkes, davasını kendisi veya tayin ettiği vekil aracılığıyla açabilir ve takip edebilir." şeklinde hükmedilmiştir. Bu nedenle yasal olarak Anlaşmalı Boşanma Davasında bir Avukat tarafından temsil edilme zorunluluğu gibi bir durum bulunmadığını söyleyebiliriz. Ancak kişisel kanaatimizce, anlaşmalı boşanma davası için bir Avukattan destek almama gerek var mı? gibi belirli kıstaslara dayanmayan genel bir soru sormak yerine, anlaşmalı boşanma davası için hangi hallerde kendim dava açabilirim? Hangi hallerde dava açarken mutlaka bir Avukattan destek almam gerekir? gibi soruları irdelemek daha yerinde olacaktır. Anlaşmalı Boşanma Davası İçin Avukattan Destek Alınması Gereken Noktayı Nasıl Belirlerim? Bu konunun cevabını vermeden önce benzer olan şu soruyu tartışabiliriz: Evimizdeki arızalı ampulü yuvasından çıkarıp yenisi ile değiştirirken mi? yoksa telefon gibi birçok karmaşık parça ve devreden oluşan bir elektronik cihazın tamiri için mi bir uzmana danışmayı daha çok tercih ederiz? İstisnaları ve kişisel tecrübelerinizi bir kenara bırakırsak, birçok kişi bu soruyu cevaplarken ampul değişimi gibi kendim kolaylıkla yapabileceğim basit bir iş için neden bir uzmana danışıyım diye düşünecekken, birçok kişi de yine elektronik cihazın karmaşık sisteminde arızayı nasıl kendim tespit edebilirim? Değişecek parçayı ben nereden bulabilirim? Ya tamir etmeye çalışırken daha fazla bozarsam gibi tedirginlik içeren düşüncelere dalacaktır. Çünkü genel olarak herkes az veya çok sahip olduğu genel hayat tecrübesi ile; şalteri indirip ampul değiştirdiği esnada fevkalade bir zarar görme olasılığının düşük olduğunu bilirken, pahalı bir elektronik cihazın tamiri esnasında basit bir arızayı gideriyim derken daha yüksek masraflara yol açabileceğinin farkındadır. Elektrik arızası ile karşılaştırdığımız anlaşmalı boşanma davasında da mesele, karşınızda bir ampul değişimi gibi kendiniz yapabileceğiniz basit bir iş mi yoksa telefon tamiri gibi teknik bilgi ve uzmanlık gerektiren zor bir iş mi bulunduğunu anlayabilmekte yatmaktadır. Anlaşmalı Boşanma Davası İçin Hangi Durumda Avukattan Destek Alınması Gerekir? Kısaca anlaşmalı boşanma davası, evlilik birliğinin kurulmasından itibaren bir yıllık sürenin geçmesi ve tarafların boşanma, tazminat, nafaka, velayet ve boşanmanın mali sonuçları hakkında anlaşmaya vararak bu hususta bir Anlaşmalı Boşanma Protokolü düzenleyip, Anlaşmalı Boşanma Dava Dilekçesi ile beraber yetkili Aile Mahkemesine başvurmaları suretiyle açılıp neticelendirilebilir. Bu süreçte yaşanılacak şeylere ve yapılması gerekenlere Boşanma Davası Hakkında Bilinmesi Gereken Bilgiler isimli makalemizden ulaşabilirsiniz. Anlaşmalı boşanma davası için hangi durumda davanızı kendiniz açabileceğinizi, hangi durumda sadece bir Avukattan danışmanlık hizmeti alınmasının yeterli olduğu, hangi durumda ise mutlaka bir Avukattan vekillik hizmeti almanız gerektiğini ise genel olarak şu kıstaslara bakarak az çok belirleyebilirsiniz: 1. Aşama - Kendiniz Dava Açabilirsiniz Eğer kendi tecrübeleriniz ile yahut internetten araştırarak birkaç sayfalık yazı yazabilme yeteneğiniz varsa, Kamu kurumlarına müracaat edip belge verme ve işlem takibi yapma konusunda bir engeliniz yoksa, Evliliğinizin üzerinden 1 yıl veya daha uzun bir süre geçip geçmediğini hesaplayabiliyorsanız, Eşiniz ile anlaşmalı olarak boşanma hususunda karşılıklı olarak anlaşmaya varabildiyseniz, Eşiniz ile müşterek bir çocuğunuz bulunmuyorsa ve gebelik durumu söz konusu değilse, Eşinizden maddi tazminat, manevi tazminat, tedbir nafakası ve iştirak nafakası talep etmiyorsanız, Evlilik birliği içerisinde mal paylaşımına konu olabilecek bir mal edinmediyseniz, maddi bir birikim yapmadıysanız, ziynet, mehir, menkul, şirket hisselerinden pay gibi hiçbir şekilde maddi bir alacak söz konusu değilse ve her halde hiçbir zaman eşinize karşı tekrar maddi bir talep ileriye sürmeyi düşünmüyorsanız, Boşanma davası öncesinde aile konutunuzdaki eşyaların paylaşımını gerçekleştirip fiilen tartışmasız bir şekilde evlerinizi ayırmayı tamamladıysanız, Eşiniz sizi anlaşmalı boşanma davasına başvurma noktasında acele ettirmiyorsa, düşünmenize ve araştırmanıza imkan tanıyorsa, Tüm bunlardan mutlak bir şekilde eminseniz, kısaca konunun, düşüncelerin ve imkanların sadece ama sadece "boşanma"dan ibaret olduğu durumlarda, anlaşmalı boşanma davası için gereken belgeleri kendiniz hazırlayıp mahkemeye başvurarak istediğiniz neticeyi alma ve geriye dönük olarak pişmanlık yaşamadan hayatınıza devam edebilme ihtimaliniz kuvvetle muhtemeldir. 2. Aşama - Önce Bir Avukata Danışarak Kendiniz Dava Açabilirsiniz İlk aşamada belirtilen durumlardan farklı olarak sadece aşağıda belirtilen şu haller mevcutsa: Eşlerin müşterek bir çocuğu bulunuyorsa; çocuğun velayeti, kişisel ilişki zamanları, iştirak nafakası, nafakanın doğumu, nafakanın ödenme şekli, ödeme yeri, ödeme zamanı ve gelecekte iştirak nafakasına uygulanacak esaslar, çocuğun eğitim, sağlık, olağan hayat giderleri vesaire gibi ihtiyaçlarına yönelik nasıl karar alınabileceği, Eşlerin birbirlerine karşı tedbir veya yoksulluk nafakası talebi bulunmakta ise; nafakanın doğumu, ödenme şekli, ödeme yeri, ödeme zamanı, gelecekte yoksulluk nafakasına uygulanacak esaslar, Eşlerin sadece maddi veya manevi tazminat olarak, yalnızca belirli bir tutarda paranın ödenmesine ilişkin talepleri varsa, tazminatların ödenme şekli, ödeme zamanı, gelecekte temerrüt halinde uygulanacak esaslar, Mal paylaşımı konusu dışında kalan, taraflar açısından gerçekleşip gerçekleşmemesi gerçekten çok da önemli olmayan anlaşmalar, Eşlerden birinin diğerini hızlı bir şekilde anlaşmalı boşanmaya ikna etme gayreti içerisine girdiği ve eşin kendi başına düşünmesine ve araştırmasına imkan tanımaksızın, baskı kurarak acele ettirmeye çalıştığı durumlar ve konular hakkında, bir Avukattan vekillik hizmeti alınmasa dahi en azından daha uygun masraflı danışmanlık hizmeti satın alınarak hareket edilmesinde yarar vardır. Bilakis sadece danışmanlık hizmeti alıp, kendiniz yürüttüğünüz davada yine hatalı bir şey yapmış olsanız dahi küçüğün üstün menfaatinin gözetilmesi kuralı gereği çocuğu ilgilendiren velayet, kişisel ilişki zamanı, iştirak nafakası gibi konularda tarafların anlaşmaları bağlayıcı olmadığından, boşanma davası sona erdikten sonra tekrar mahkemeye başvurulması suretiyle yeni bir karar alınarak, gelecek zaman içerisinde çocuk yönünden alınan hatalı kararların düzeltilebilme yolu vardır. Yoksulluk nafakası ve belirli bir tutarda para ödenmesini içeren anlaşmalarda ise hata yapsanız dahi kaybettiğiniz şey, normalde elde edebileceğiniz ama yaptığınız hata nedeniyle elde edemediğiniz, hali hazırda cebinizden çıkmayan bir miktar para olacaktır. Misal vermek gerekir ise burada bahsedilen para, "boşanmak için 1.000,00 TL istiyorum" denilerek ileriye sürülmüş, karşı tarafın da kabul ettiği ancak usulü bir hata nedeniyle dava sona erdikten sonra elde edilmesi zorlaşmış yahut tamamen ortadan kalkmış, belirli bir olguya dayanmayan, kısaca yok iken var olma ihtimali doğmuş soyut bir paradır. Bu haller pişmanlık yaşatabilecek durumlar olsa da bir Avukattan vekillik hizmeti satın almama neticesinde kaybedilecek zaman ve para riski ile işlerin kendiliğinden yolunda gittiği hallerde kazanılacak menfaat arasında mantığa dokunur bir fayda görme ihtimali bulunabilir ve bir Avukattan yalnızca danışmanlık hizmeti alındığı takdirde de nispeten düşük bir bedel karşılığında bu süreçte hata yapma riski oldukça azalır. 3. Aşama - Mutlaka Bir Avukattan Vekillik Hizmeti Almanız Gerekir Bu aşamada uğranılacak olan zarar, yok iken var olma ihtimali doğan bir miktar para ve hataları düzeltmek için kaybedilecek zamanın da ötesine geçip, kendi emek ve uğraşlarınız ile elde ettiğiniz, hali hazırda var olan maddi imkanlar gibi doğrudan kendi cebinizden çıkacak olan bir miktar para, belirli bir malvarlığı ya da mal paylaşımı konusu dışında, anlaşmalı boşanma için şart koşulmuş bir kural olabilir. Bu halde bir Avukattan vekillik hizmeti alınmaması nedeniyle yaşanabilecek olan kayıplar, basit bir pişmanlık duygusundan ziyade daha ileri seviyede acı verici duygulara yol açabilir yahut yok yere alacağınız vekillik hizmeti bedelinden daha fazla masraf yapmanıza neden olabilecek, ekonomik yönden mantıksız durumlar olup riske atılmaması önerilir. Bu haller şunlar: Eşlerin, evlilik birliği esnasında TL, döviz, kıymetli maden cinsi maddi birikimler yapmış olmaları, araç, gayrimenkul, işyeri, şirket hissesi, adi ortaklık veya kooperatif gibi ortaklıklarda payları bulunmaları, dava esnasında paylaşılmayacak olsa dahi kira alacağı, ortak işletme gibi boşandıktan sonra birlikte gelir elde etmeye devam edecekleri bir kazanç ilişkileri bulunması, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi neticesinde elde edilecek daire ve benzeri gibi henüz doğmamış ancak gelecekte doğacak haklarının mevcut olması, kısaca boşanma esnasında paylaşıma konu edilebilecek herhangi bir menkul veya gayrimenkul malvarlıklarının bulunması, Üçüncü kişiler lehine kazanımda bulunmaya yönelik anlaşmalar yapılmak istenmesi (Misal: eşlerden biri adına kayıtlı olan konutun müşterek çocuğa devredilecek olması) , Mal paylaşımın birçok farklı süreç neticesinde gerçekleştirilecek olması veya detay arz eden karmaşık noktalarının bulunması (Misal: eşlerden biri adına kayıtlı olan konutun boşandıktan sonra 1/2 pay oranında eşler arasında paylaşılarak üçüncü bir kişiye kiralanacak olması, elde edilen gelirin ilk 1 yıl kadın eşe, devam eden 1 yıl erkek eşe ödenmesi, devam eden 1 yıllık süre içinde elde edilen kazancın müşterek çocuk adına açılacak banka hesabında biriktirilmesi, sürecin bu döngüler ile devam etmesi), Mal paylaşımı konusu dışında kalan ve anlaşmalı boşanma için şart koşulacak, yasal sınırlamalara uygun harici bir konu bulunması (Misal: boşandıktan sonra eşlerden birinin diğer eşin yılda bir sefer tatil masraflarını karşılayacak olması), Açılmış olan anlaşmalı boşanma davası esnasında verilen karara itiraz edilmesi neticesinde, mahkeme tarafından anlaşmalı olarak açılan davanın çekişmeli boşanma davası olarak görülmeye devam etmesine karar verilmesi, hallerinde, mutlaka alanında uzman bir boşanma Avukatından vekillik hizmeti alınması gerekir. Bu gibi durumlarda önemli haklar doğrudan kaybedilebileceği gibi mahkemede kazanılan hakları dava sona erdikten sonra elde etmek zorlaşabilir hatta imkansız veya elde etmeye çalışmak dahi mantıksız hale gelebilir. Nitekim farklı bir açıdan bakıldığında, ödemenize gerek olmayan bir parayı ödemeyi normal bir durum zannetmek gibi nasıl bir zarara uğradığınızın bilincinde dahi olmadığınız olaylarla da karşılaşabilirsiniz. Bu konuda uygulamada oldukça sık yapılan bir hatadan örnek vermek gerekir ise; Kocaeli İzmit'te bulunan ve rayiç değeri 4.000.000,00 TL olan ortalama bir konutun pay devrini içeren anlaşmalı boşanma davası esnasında, tarafların ihmali hareketiyle kararlaştırılmamış olması yahut taraflarca kararlaştırılmış olsa dahi spesifik bilgi eksikliği veya yapay zekanın herkese hitap etmeye çalışan genel yazım dili nedeniyle doğru tabirlerin yerinde kullanılmamış olması yahut hiçbir eksiklik olmamasına rağmen mahkemenin dikkatinden kaçması nedeniyle duruşmada kararda yazılmamış olan "tek bir adet kelime", boşanmadan sonra yapılacak olan devir işlemleri esnasında, lüzumsuz bir şekilde cebinizden tam 163.400,00 TL daha fazladan para çıkmasına neden olacaktır. Bu gibi durumlara maruz kalan çoğu kişi, hiçbir lüzumu olmaksızın yüzbinlerce lira masrafa katlandıklarının farkında dahi olmamakta hatta aynı örnek için konuşmak gerekir ise "ben boşanmadan önce alacağımı alayım" mantığı ile hareket edip kendisini en baştan garanti altına aldığını düşünen kişiler dahi trajikomik bir şekilde gereksiz bir maddi kayba yol açtıklarını bilmemektedirler. Kısaca, kişilerin ekonomik menfaatleri doğrultusunda objektif olarak düşünüldüğünde, mevcut durumunuz 1. aşama dahilinde ise yapay zeka ve kendi araştırmalarınız ile anlaşmalı boşanma davanızı kendi çabalarınızla yürütmenizin önünde kayda değer ciddi bir tehlike yoktur. 2. aşamada, alacağınız vekillik hizmetine vereceğiniz ücret ile hizmet almamanız halinde kaybedebileceğiniz para ve zaman tehlikesi arasında mantıklı, makul bir değerlendirme yapıp, yine bir Avukata en azından danışarak riskleri göze alabilirsiniz. 3. aşamadan sonra ise kuvvetle muhtemel bir şekilde uzman bir Avukattan destek almamak, aldığınız takdirde vereceğiniz vekillik hizmeti ücretinden daha pahalı neticelere yol açabilecek yahut yargılama esnasında haklarınıza kavuştuğunuzu düşünürken, dava bittikten sonra yıllar süren emeklerinizin boşa gittiğini görmek gibi manevi olarak ciddi üzüntüler doğurabilecektir. Bu nedenle her davada olduğu gibi boşanma davalarına da "bir dilekçe verme" gözüyle bakılmamalı, sizden bam başka hayatlar yaşayan insanların iyi veya kötü tecrübelerine aldanmamalı, kendimiz yapabiliriz ya da yapamayız demeden önce karşınızda nasıl riskler bulunduğunu iyi analiz etmeli ve son olarak da uzman kişilere danışıp bilgi almaktan çekinilmemelidir. Son Okuması 8 dakika süren bu makalemiz, maddi kazanç sağlama amacı gütmeden, iş ve günlük çalışmalarımızdan arta kalan zamanlar kullanılarak tarafımızca hazırlanmıştır. Dilerseniz sitemizde yer alan makalelerden Anlaşmalı Boşanma Dava Dilekçesi Örneği ne ve Anlaşmalı Boşanma Protokolü Örneği ne ulaşabilir, Boşanma Davası Hakkında Bilinmesi Gereken Bilgiler i inceleyebilir, Boşanma Davasında Avukatlık hizmeti ihtiyaçlarınız için Kocaeli Boşanma Avukatı sayfamızı ziyaret ederek tarafımızla iletişim e geçip randevu alabilirsiniz. Yazar Kıdemli Kurucu Avukat Cihat Gümrük 2020 yılından itibaren ağırlıklı olarak Özel Hukuk alanında çalışmalarını sürdüren Av. Cihat Gümrük, özellikle şirketler, ticaret, gayrimenkul, kira, miras, aile ve boşanma hukuku alanlarına giren davalarda uzmanlaşarak, Kocaeli İzmit'te yerleşik bulunan hukuk bürosunda, ülke çapına yayılmış olan müvekkillerine Avukatlık, Hukuk Müşavirliği, Sözleşmeli Şirket Avukatlığı ve Kurumsal Hukuk Danışmanlığı hizmetleri vermektedir.
- Kiracının Tahliye Nedenleri ve Tahliye Davaları Hakkında Bilinmesi Gereken Bilgiler
Kiracının Tahliye Nedenleri ve Tahliye Davaları Hakkında Bilinmesi Gereken Bilgiler Giriş Kiracının tahliye nedenleri ve tahliye davaları, gerek kiracısından memnun olmayan kiraya verenler, gerek çeşitli nedenlerden dolayı tahliye edilmekten endişe duyan kiracılar, gerekse gelecek zamanda dahil olacağı kira ilişkisi nedeniyle en baştan itibaren hak ve yükümlülüklerini doğru bir şekilde öğrenmek isteyen kimseler tarafından günümüzde bir hayli yoğun ilgi duyulan konular arasındadır. Bu nedenle çoğu kişinin Avukatlara danıştıkları konular arasında kiracının tahliye nedenleri nelerdir? Kiracı nasıl tahliye edilir? Kiracı tahliyesi için ne kadar masraf gerekir? Kiracı tahliyesi ne kadar sürer? Tahliye edilmemek için ne yapmak gerekir? gibi sorulara sıklıkla rastlanılır. Bu makalemizde akademik öğretiden ziyade, konut ve çatılı işyerlerine ilişkin kiracının tahliye nedenleri ve tahliye davaları hakkında bilinmesi gereken bilgileri, hukuki danışmanlık kapsamına girmeden, genel hatlarıyla yüzeysel olarak sizlerle paylaşıyoruz. 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 163. maddesi gereği, hukuki danışmanlık hizmeti ücret ve vergilendirmeye tabi işlerden olup ilginizin bulunduğu konularda aradığınız detaylı cevaplar için lütfen tercih ettiğiniz Avukatlardan danışmanlık hizmeti almayı unutmayınız. Makale İçeriği Kiracının Tahliye Nedenleri Nelerdir? Kiracının Tahliye Yolları Nelerdir? Tahliye Davası Nasıl Açılır? Tahliye Davası Açmadan Önce Nelere Dikkat Edilmelidir? Tahliye Davası Ne Kadar Sürer? Tahliye Davası Masrafı Ne Kadar? Tahliye Davasında Akdi Avukatlık Ücreti Ne Kadar? Tahliye Davası Bittikten Sonra Ne Olur? Tahliye Talepli İlamsız İcra Takibine Nasıl İtiraz Edilir? Tahliye Taahhüdü Nedir? Tahliye Taahhütnamesi Nasıl Yapılır? Tahliye Taahhütnamesi Yaparken Nelere Dikkat Edilmelidir? Whatsapp'tan Gönderilen veya Dijital Yollar İle Verilen Tahliye Taahhüdü Geçerli Midir? Kiracının Tahliye Edilmemek İçin Ne Yapması Gerekir? Kiracının Tahliye Nedenleri ve Tahliye Davaları Hakkında Bilinmesi Gereken Bilgiler Kiracının Tahliye Nedenleri Nelerdir? Kira sözleşmesinin sona ermesine ilişkin hükümler, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 347. ve 352. maddeleri arasında düzenlenmiş olup kiracının tahliyesi ancak kanunda sayılı olan bu nedenlerle sınırlı olarak gerçekleştirilebilir. Konut ve çatılı işyeri kiralamalarında kiracının tahliye nedenleri şunlardır: 10 yıllık uzama süresinin dolması, Kiracının taşınmazı belirli bir tarihte tahliye edeceğine ilişkin yazılı olarak taahhüt ettiği sürenin dolması, Kiraya verenin ya da sonradan kiraya veren sıfatına sahip olan yeni malikin kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut ya da işyeri gereksinimi dahilinde kiralanan taşınmaza ihtiyaç duyması, Kiralananın yeniden inşa edilecek olması veya imarı amacıyla kiralananda esaslı onarım, genişletme ya da değiştirme çalışmalarının yapılacak olması, Kiracının veya birlikte yaşadığı eşinin aynı ilçe veya belde belediye sınırları içinde oturmaya elverişli başka bir konutu bulunması ve kira sözleşmesinin kurulması esnasında kiraya veren tarafından bu durumun bilinmemesi, Kiracının, kira ve yan giderleri ödeme, komşularla iyi geçinme gibi kira ilişkisinden doğan borçlarını yerine getirmemesi nedeniyle kira sözleşmesinin olağan fesih hükümlerine göre feshedilmesi, Kiracının, kiraya verene ya da yakınlarına karşı bir suç işlemesi, kiralanana kasten ağır bir zarar vermesi gibi taraflar arasındaki kira ilişkisinin devamını çekilmez kılan hallerin varlığı nedeniyle kira sözleşmesinin olağanüstü fesih hükümlerine göre feshedilmesi. Kiracının Tahliye Yolları Nelerdir? Kira akdinin feshedilerek taraf iradesi ile kiralananın tahliye edilmediği durumlarda, kiracının tahliyesi için yasal olarak başvurulabilecek tek yol, ilgili icra müdürlüğü nezdinde tahliye talepli icra takibine başvurulması ve icra takibi kesinleştiği takdirde devletin yaptırım güçleri kullanılarak, cebri icra vasıtalarıyla tahliyenin gerçekleştirilmesidir. İcra takibi, bir Tahliye Davası neticesinde mahkeme tarafından verilmiş olan karara dayanarak ilamlı olarak açılabileceği gibi kira süresinin bitmesi, kira borcunun ödenmemesi, kiracı tarafından verilmiş tahliye taahhütnamesi bulunması gibi kimi durumlarda doğrudan ilamsız olarak da açılabilir. Nitekim tahliye taahhüdüne dayanarak açılan ilamsız icra takiplerinde kiracının usulünce takibe itiraz etmemiş olması hali dışında, diğer ilamsız icra takiplerinde yine davaya bakmakta yetkili ve görevli olan ilgili mahkemeye başvurularak, kiracının tahliyesine yönelik bir ilam alınması gerekmektedir. Yani sadece icra takibi açarak, tek bir hukuki işlem ile kiracının tahliye edilmesi çoğu durumda mümkün olmamakta, icra müdürlüğü tarafından tahliyenin sağlanabilmesi için ayrıca bu yönde verilmiş olan bir mahkeme kararı aranmaktadır. Tahliye Davası Nasıl Açılır? Tahliye davası, ilamsız icra yoluyla tahliye hükümleri hariç olmak üzere, gerekli hallerde süresi içerisinde fesih bildirimleri yapılıp, dava şartı arabuluculuk süreci tamamlandıktan sonra kiraya verenin bu yöndeki iddia ve taleplerini içeren Tahliye Dava Dilekçesi ile birlikte yetkili Sulh Hukuk Mahkemesinin bulunduğu yerdeki adliyeye gidilerek veya bulunulan yerdeki adliyeden yine yetkili yer Sulh Hukuk Mahkemesine gönderilmek üzere, hukuk mahkemeleri ön bürosuna başvurulması ve adli yardım talebi bulunmuyor ise dava için gerekli harç ve masraf avansının vezneden ödenmesi suretiyle açılabilir. İlamsız icra yoluyla tahliyeye başvurulması halinde ise fesih bildirimi ve arabuluculuğa başvuru şartı aranmaksızın, takibin kesinleşmesinden sonra veya kiracı tarafından takibe itiraz edilmesi yahut takipte bir alacak kalemi bulunmakta ise ödeme süresinin dolması hallerinden sonra yetkili yer İcra Hukuk Mahkemesine başvurularak aynı işlemler izlenebilir. Dilerseniz sitemizde yer alan Kiracının Tahliyesi Dava Dilekçesi Örneği isimli makalemizi inceleyerek, dava açmak için gereken dilekçe örneklerine ulaşabilirsiniz. Kiralananın tahliyesini gerektiren bir halin vuku bulması durumunda, aynı neticeye ulaşmak için izlenebilecek birbirinden farklı birçok yol, işlem ve kanuni şart bulunur. Kimi zaman doğrudan dava açmak, kimi zaman önceden ihtar göndermek, kimi zaman direkt icra takibi yoluna başvurmak hatta çoğu durumda tüm bunları yapabilmek için yasal olarak belirli sürelerle beklemek gerekebilir. Tahliyenin gerçekleştirilmesi için en başta izleneceği kararlaştırılan bir yol, süreç içerisinde yaşanabilecek olaylara göre kısmen veya tamamen değişebilir. Bu nedenle tahliye sürecinde yapılması gereken iş ve işlem sıralaması, kanuni sıkı şekil şartları ile harcanabilecek zaman ve paraya göre her olaya özel bir şekilde farklılık göstereceğinden mutlaka alanında uzman bir Avukattan destek alınması tavsiye edilir. Tahliye Davası hakkında bir Avukattan vekillik hizmeti almak istenir ise adliye yerine doğrudan tercih edilen Avukata gidilerek, vekillik hizmeti hususunda anlaşma sağlanması halinde herhangi bir noterden, alternatif uyuşmazlık çözüm yollarına başvurmaya ilişkin özel yetkili vekaletname tanzim ettirilmesi yeterlidir. Yurt dışında bulunan Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşının, Türkiye'de bir Avukat tarafından temsil edilerek dava açmak istemesi halinde, bulunduğu ülkedeki Türkiye Cumhuriyeti Devleti Konsolosluğuna nüfus cüzdanı, geçerli pasaportu ve son 6 ay içerisinde çekilmiş 2 adet vesikalık fotoğrafı ile müracaat ederek, özel yetkili vekaletname tanzim ettirmesi gerekmektedir. Kocaeli İzmit'te Tahliye Davası Avukatı arayışlarınız için tarafımız ile iletişime geçebilir, sitemizde yer alan Kocaeli Kira Avukatı sayfasını inceleyebilirsiniz. Tahliye Davası Açmadan Önce Nelere Dikkat Edilmelidir? Tahliye davası açmadan önce ilk dikkat edilecek şey; ilamsız icra yoluyla tahliye hükümleri dışında, dava şartı olan zorunlu arabuluculuk yoluna başvurulması ve alternatif uyuşmazlık çözüm sürecinin tamamlanmış olmasıdır. Aksi takdirde dava şartı eksikliği nedeniyle esasa ilişkin incelemeye girilmeden, açılan davanın usulden reddine karar verilmesi kaçınılmazdır. Bunun dışında yargılama esnasında beklenmedik şeylerle karşılaşma riskini en aza indirmek adına: Yazılı kira sözleşmesinin her sayfasının taraflarca imzalı olması ve kira sözleşmesi ile var ise Tahliye Taahhütnamesi aslının mahkemeye sunulmaya hazır bir şekilde bulundurulması, Sözlü kira ilişkilerinde haksız itiraz ihtimaline binaen kira ilişkisinin başlangıç tarihi, kira sözleşmesinin süresi, aylık kira bedeli tutarı, endeks zammı dönemi ile endeks zammına ilişkin anlaşmaların ispatına yarayan somut delillerin hazır edilmesi, Kira sözleşmesinden doğan damga vergisinin, gelir vergisinin, stopaj veya KDV'nin ödenip ödenmediğinin kontrol edilmesi, Kira sözleşmesinde akdin feshi için özel bir bildirim şartı kararlaştırılıp kararlaştırılmadığının incelenmesi, Fesih için sözleşmede özel bildirim şartı bulunmakta ise süresi içerisinde fesih bildirimi nin yapılmış olması, Dava şartı olarak gerekli hallerde taraflarca kararlaştırılan sözleşme süresinin veya uzayan kira döneminin dolmasının beklenilmesi, Dava yoluna başvurulacağı düşünülen tarihten önce, taraflar arasında aynı konuda tekrar sözleşme yapılarak kira süresinin uzatılmış olması gibi kanuni süreler içerisinde dava açmaya engel olacak harici bir durumun gerçekleşip gerçekleşmediğinin araştırılması, Dava şartı olarak gerekli hallerde zorunlu arabuluculuk yoluna, yasal dava açma süresi içerisinde başvurulmuş olması, Yeni malikin ihtiyacına dayalı olarak, iktisap tarihinden itibaren 6 ay süre sonunda ikame edilecek uyuşmazlıklarda, taşınmazın mülkiyetinin tapuda devredildiği tarihten itibaren bir ay süre içerisinde kiracının eline ulaşacak şekilde durumun kiracıya yazılı olarak bildirilmiş olması, İhtiyaç, kiralananda esaslı onarım, değişiklik ve olağanüstü fesih gibi kanunda sayılı olarak gösterilmemiş olan özel nedenlere dayalı olarak ikame edilecek tahliye davaları öncesinde, ileriye sürülecek tahliye nedenine ilişkin emsal içtihat araştırması yapılarak, ileriye sürülecek tahliye gerekçesinin yargı nezdinde kiracının tahliyesi sebebi olarak kabul görüp görmediğinin kontrol edilmesi, Tahliye taahhütnamesi ne dayalı olarak açılacak olan tahliye davalarında, tahliye taahhütnamesinin unsurlarının tam olup olmadığının, tahliye taahhütnamesinin kira sözleşmesi ile aynı anda tanzim edilip edilmediğinin kontrol edilmesi önem arz etmektedir. Kira mevzuatı çok geniş kapsamlı ve sıkı şekil şartlarına tabi olduğundan, her bir tahliye nedeni için araştırılması ve incelenmesi gereken birçok detay ve yerine getirilmesi gereken farklı işlem bulunmaktadır. Ancak belirtmiş olduğumuz hususlara riayet edildiği takdirde, dava esnasından beklenmedik durumlarla karşılaşma riski bir hayli azalacaktır. Ayrıca dilerseniz, sitemizde yer alan Kira Sözleşmesinin Feshi İhtarnamesi Örnekleri isimli makalemizi inceleyerek, dava açmadan önce yapılması gereken fesih bildirimlerine ilişkin ihtarname örneklerine ulaşabilirsiniz. Tahliye Davası Ne Kadar Sürer? Tahliye davasının ne kadar süreceği konusunda önden kesin bir süre verebilmek mümkün değildir. Bu süre mahkemenin iş yoğunluğu, dosyadaki delillerin niteliği ve niceliği, taraf ve tanık sayısı, bilirkişi incelemesi ve keşif yapılmasını gerektiren hususlar, tebligatlar yönünden tarafların ulaşılabilirlik halleri, bekletici mesele yapılan harici davaların durumu, eksikliklerin giderilmesi için tarafların ne kadar çaba sarf ettiği, hastalık, izin, ölüm gibi beklenmedik haller nedeniyle her zaman değişebilir. 2026 yılında Kocaeli İzmit'te açılan tahliye davalarında sürenin, mahkemeye başvurulmasından itibaren İlk Derece Mahkemeleri nezdinde takribi olarak 9 ay ile 1.5 yıl, Bölge Adliye Mahkemeleri nezdinde 1 ile 2 yıl, Yargıtay nezdinde 1 ile 1.5 yıl arasında değiştiğini söyleyebilmek mümkündür. Ancak ortalama olarak verilen bu sürelerin bulunulan il ve mevcut durumun şartlarına göre her zaman kısalıp uzayabileceğini unutmamak gerekir. Ayrıca istinaf ve temyiz yasa yollarına başvurmaya ilişkin her yıl değişen yüksek parasal sınırlar nedeniyle, tahliye davaları genellikle Yargıtay aşamasına ulaşamadan kesinleşmektedir. Ayrıca tahliye taahhüdü veya kira bedelinin süresi içerisinde ödenmemesi nedenine dayalı olarak ilamsız icra takibi yoluyla yapılan tahliye işlemlerine ilişkin sürenin; takibin kesinleşmesi halinde icra müdürlüğü nezdinde 2 ile 4 ay, takibe itiraz edilmesi halinde İcra Hukuk Mahkemeleri nezdinde açılan tahliye davalarında sürenin ortalama olarak 6 ay ile 1 yıl arasında değiştiğini de belirtmek gerekir. Tahliye Davası Masrafı Ne Kadar? Yargılama giderleri, bireylerin hak arama hürriyetlerinin sağlanabilmesi amacıyla devlet tarafından sunulan kamu hizmetlerinin finanse edilebilmesi için alınan başvuru harcı, peşin harç, karar harcı, kanun yoluna başvurma harcı, keşif harcı ve benzeri gibi harç kalemleri ile yargılama esnasında üçüncü şahıslar aracılığıyla yapılan posta işlemleri, bilirkişi incelemesi ve benzeri gibi çeşitli hizmet kalemlerinden doğan masraflardan oluşmaktadır. Her dava kendi içerisinde çeşitlilik gösterdiğinden, yargılama giderleri için tek bir tutar söyleyebilmek hatta tam doğru bir şekilde öngörebilmek mümkün değildir. 2025-2026 yılında maktu olarak ödeneceği belirlenen başvurma harcı 732 TL, peşin harç 732 TL'dir. Tahliye davaları ise kiralananın 1 yıllık kira bedelinin binde 68,31 oranı tutarı üzerinden nispi harca tabidir. Bu tutarın 1/4'ü davanın açıldığı esnada kiraya veren tarafından peşin harç olarak ödenirken geri kalan tutar ise nihai kararın verilmesi akabinde davada haksız olduğuna hükmedilen taraftan tahsil edilir. Tahliye davasında nispi olarak ödenen peşin harcı hesaplayabilmek için (1 yıllık kira bedeli toplamı x 0,06831)/4 formülünü kullanabilirsiniz. 2026 yılında Kocaeli İzmit'te aylık kira bedeli 30.000,00 TL olan ortalama bir konut için tahliye davası masrafı, harç ve diğer yargılama giderleri ile beraber 10.000,00 TL ile 35.000,00 TL arasında değişebilmektedir. Özellikle davada keşif yapılmasını gerektiren bir husus bulunması hali, yargılama gideri masrafı tutarında 20-25 bin TL gibi ciddi bir değişikliğe neden olabilmektedir. Ayrıca tahliye davasından sonra kiracının kendi iradesi ile taşınmazı tahliye etmemesi nedeniyle cebri icra yoluna başvurulması halinde, yediemin deposunun işgali, nakliye, hamaliye, çilingir gibi masraflar ile beraber 2026 yılında Kocaeli İzmit'te bulunan brüt 100 m2 alana sahip ve içerisinde toplamda 20 m3 eşya barındıran ortalama bir konutun tahliyesi için takribi olarak 70-90 bin TL gibi bir tahliye gideri masrafı doğabilecektir. Tahliye giderleri kiraya veren tarafından peşin olarak ödenirken, kiracıya borç olarak kaydedilir. Bu doğrultuda 2026 yılında Kocaeli İzmit'te bulunan ortalama bir evin cebri icra yoluyla tahliyesi için, akdi Avukatlık ücreti hariç olmak kaydıyla, ortalama olarak 100.000,00 TL gibi bir bütçe ayrılmasını önermekteyiz. Tahliye Davasında Akdi Avukatlık Ücreti Ne Kadar? Tahliye davasında akdi Avukatlık ücretinin belirlenmesinde, Türkiye Barolar Birliği tarafından yayımlanan ilgili yılın Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi ile kararlaştırılan (2025-2026 yılı Sulh Mahkemelerinde takip edilen davalar için KDV. hariç 30.000,00 TL) tutardan daha az olmamak kaydıyla, genellikle ortalama olarak Avukatın bulunduğu il Baro Başkanlığı tarafından yayımlanan ilgili yılın Tavsiye Niteliğindeki Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi dikkate alınmaktadır. İl Baro Başkanlıkları tarafından Kocaeli İzmit'te 2026 yılı için tahliye davasında 105.000,00 TL'den az olmamak kaydıyla bir yıllık kira bedeli tutarının %16'sı oranında, İstanbul genelinde tahliye davasında 79.750,00 TL'den az olmamak kaydıyla bir yıllık kira bedeli tutarının %16'sı oranında akdi avukatlık ücreti uygulanması tavsiye edilmektedir. Tahliye davasında akdi avukatlık ücreti konusunda net bir tutar söyleyebilmek mümkün olmamakla beraber, Avukatın bulunduğu il, davanın bulunduğu il, dava değeri, ulaşım ve konaklama gibi ek masraf kalemleri, davanın bitmesi için öngörülen süre, vekil edenin özel talepleri, Avukatın kişisel olarak belirlediği fiyat tarifesi gibi nedenlerle ücret tutarı her zaman aşağı veya yukarı yönlü değişkenlik gösterebilir. Tahliye Davası Bittikten Sonra Ne Olur? Tahliye davası neticesinde verilecek olan nihai İlk Derece Mahkemesi kararı kesinleşmeye tabi değildir. Bu nedenle gerekçeli kararın yazılmasının hemen akabinde taraflarca ilamlı icra takibi yoluna başvurulabilir yahut istinaf kanun yolunun açık olması halinde İlk Derece Mahkemesi kararına karşı, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren 2 haftalık yasal süresi içerisinde ilgili Bölge Adliye Mahkemesi nezdinde itiraz edilebilir. Tahliye davasının kabulüne karar verildiği hallerde kiraya veren tarafından ilamlı icra takibi yoluna başvurularak kiracının cebri icra yoluyla tahliye edilmesi talep edilir. Akabinde icra müdürlüğü tarafından tahliyeye ilişkin icra emri düzenlenerek, 15 gün süre içerisinde kiralananı tahliye etmesi aksi takdirde cebri icra yoluyla taşınmazdan zorla çıkarılacağı kiracıya bildirilir. Bu noktada kiracı dilerse taşınmazı iradi olarak kendisi tahliye edebileceği gibi icranın geri bırakılması için 3 aylık kira bedeli tutarında teminat yatırarak, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı, açık olan istinaf kanun yoluna başvurup, kararın kesinleşmesi anına kadar tahliye işlemlerini durdurabilir. Tabi bu yalnızca tahliyeyi durdurmaya yönelik bir işlem olup davanın kabulüne karar verilmesi halinde İlk Derece Mahkemesi tarafından hükmolunan kararda ayrıca kiraya veren lehine yargılama gideri alacakları bulunacağından, bu alacakların kiracıdan tahsili için uygulanacak haciz işlemlerinin durdurulması için de yine aynı zamanda 3 ay ileriye dönük olarak hesaplanmış dosya borcu tutarının da teminat olarak icra müdürlüğü kasasına depo edilmesi gerekir. Bölge Adliyesi Mahkemesi nezdinde yapılan itiraz sonucunda, İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak yeni bir karar verilmek üzere dosya İlk Derece Mahkemesine iade edilebilir veya iade gerektirmeyen hallerde Bölge Adliye Mahkemesi tarafından yeni bir karar verilebilir yahut ileriye sürülen itirazlar tamamen reddedilebilir. Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen karar kesin olabileceği gibi dava değerinin kanun yolu için gerekli parasal sınırların üzerinde kalması halinde temyiz yasa yoluna başvurulması mümkün olabilir. Her halükarda itiraz yolları tükenerek tahliye kararının kesinleşmesinden sonra kiracı derhal kendi iradesi ile taşınmazı tahliye edebilir yahut kiraya veren cebri icra yoluyla tahliyeye devam ederek kiracının devlet gücü yordamıyla taşınmazdan çıkarılmasını sağlayabilir. Tahliye Talepli İlamsız İcra Takibine Nasıl İtiraz Edilir? Tahliye talepli ilamsız icra takibine karşı, tahliye emrinin kiracıya tebliğinden itibaren 7 gün süre içerisinde, takibin bulunduğu yer icra müdürlüğüne verilecek bir dilekçe ile itiraz edilebilir. Takibin içeriğine göre borca, imzaya, sözleşmeye, tahliye tarihine ve taahhüdün geçerliliği gibi konularda itirazlar ileriye sürülebilir. İtirazın yasal süresi içerisinde ilgili icra müdürlüğüne ulaşması halinde takip ve tahliye işlemleri durdurulur. Takibin durmasından sonra tahliye işlemlerine devam edebilmek için kiraya verenin, itirazın iptali yahut itirazın kaldırılması davası yollarına başvurması ve kiracının tahliye edilip edilmeyeceğine ilişkin mahkeme tarafından bir karar verilmesi gerekir Hak kayıpları ve telafi edilemeyen zararların yaşanmaması adına, tahliye talepli ilamsız icra takibine itiraz esnasında alanında uzman olan bir Avukattan destek alınması önemlidir. Tahliye Taahhüdü Nedir? Tahliye taahhüdü, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 352/1 maddesinde düzenlenmiş olan, kiracının kiralanan taşınmazı belirli bir tarihte tahliye etmeyi yazılı olarak kabul ettiği özel bir fesih yoludur. Tahliye taahhütnamesi vasıtasıyla kiraya veren, belirtilen tarihte taşınmazın boşaltılmamış olması halinde dava yoluna yahut doğrudan tahliye talepli ilamsız icra takibi yoluna başvurarak sözleşmeyi sona erdirme hakkına sahip olur. Kiraya verenin bu hakkını, taşınmazın tahliye edileceği taahhüt edilen tarihten itibaren 1 aylık süre içerisinde kullanması gerekmektedir. Aksi takdirde tahliye taahhütnamesi geçerliliğini yitirerek, kira ilişkisi mevcut haliyle olduğu gibi devam eder. Tahliye Taahhütnamesi Nasıl Yapılır? Tahliye taahhütnamesi adi yazılı şekilde yapılabileceği gibi noterde düzenleme yoluyla resmi şekilde de yapılabilir. Tahliye taahhüdünün tek taraflı bir işlem olması nedeniyle kiraya verenin noterde bulunması yahut adi yazılı tahliye taahhütnamesi üzerinde kiraya verenin imzasının bulunması gerekmez. Kiraya veren, kiracı tarafından taşınmazın tahliye edileceği taahhüt edilen tarihten itibaren 1 aylık süresi içerisinde dava yahut tahliye talepli ilamsız icra takibi yoluna başvurarak, kira sözleşmesinin feshine dair iradesini göstermiş bulunur. Bu nedenle tahliye taahhütnamesinin yalnızca kiracı tarafından imzalanarak onaylanmış olması yeterlidir. Dilerseniz sitemizde yer alan Tahliye Taahhütnamesi Örneği isimli makalemizi inceleyerek, detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz. Tahliye Taahhütnamesi Yaparken Nelere Dikkat Edilmelidir? Tahliye taahhüdünün ilk şartı, taahhüdün yazılı bir şekilde verilmiş olmasıdır. Sözlü olarak verilen tahliye taahhüdünün herhangi bir geçerliliği bulunmamaktadır. Tahliye taahhüdünün ikinci şartı, taahhüdün kiracı tarafından verilmesi ve kiracı tarafından imzalanmış olmasıdır. Kiracının, kira sözleşmesinde kiracı sıfatına haiz olmayan eşi, çocukları, yakınları tarafından verilen tahliye taahhütnameleri geçersizdir. Keza birden fazla sayıda kiracının bulunduğu hallerde, tahliye taahhüdünün tüm kiracılar tarafından imzalanmış olması gerekir. Tahliye taahhüdünün üçüncü şartı, taşınmazın tahliye edileceği tarihin açık bir şekilde belirli olmasıdır. Okunaklı olmayan, belirli veya belirlenebilir bir tarih ihtiva etmeyen tahliye taahhütnameleri geçersizdir. Tahliye tarihinin mutlaka gün/ay/yıl formatında yazılması zorunlu değildir. Bu hususta Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2025/1292 E. 2025/2650 K. sayılı 07.05.2025 tarihli kararında :" Kiracı kiralananı on beşinci kira döneminin hitamında tahliye ederek boş bir şekilde anahtarlarıyla birlikte Kiralayana teslim edecektir. Kiracının bu maddedeki taahhüdü gayrikabili rücu tahliye taahhüdü niteliğindedir.’ ’ diyerek, belirlenebilir bir tarih verilmiş olmasının yeterli olduğunu belirtmektedir. Tahliye taahhüdünün dördüncü şartı, taahhüdün kiracının serbest iradesiyle, kiralanan taşınmazın teslimin sonra verilmiş olmasıdır. Kira sözleşmesi akdetme koşulu olarak, kira sözleşmesi ile aynı anda veya kiralanan taşınmazın kiracıya tesliminden önce verilmiş olan yahut ilerleyen süreçte kiracının serbest iradesi olmaksızın alınan tahliye taahhütnameleri geçersizdir. Tahliye taahhüdünün mutlaka resmi olarak noterde düzenleme şeklinde yapılması gerekmez. Elden alınan adi yazılı tahliye taahhütnameleri geçerlidir. Ayrıca kiracı tarafından tahliye tarihi boş bırakılarak verilmiş olan taahhütnamelerin kiraya veren tarafından sonradan doldurulması karine olarak yasal kabul edilir. Bu gibi hallerde taahhütnamede yazılı olan tahliye tarihinin geçersiz olduğunu yazılı delil ile ispatlama külfeti kiracıda bulunur. Whatsapp'tan Gönderilen veya Dijital Yollar İle Verilen Tahliye Taahhüdü Geçerli Midir? Günümüzde meydana gelen teknolojik gelişmeler ile beraber sözleşme gibi metinlerin dijital olarak hazırlanması ve imzalanması gibi yollar artık daha sık aranır hale gelmiştir. Özellikle Whatsapp platformu gibi herkes tarafından yaygın bir şekilde kullanılan uygulamalarda gönderilen metin ve belgelerin delil niteliği gün geçtikçe daha da çok tartışılmaktadır. Tahliye taahhüdü yahut kira sözleşmesi gibi dijital ortamda oluşturulmuş metinlerin yine dijital olarak imzalanabilmesini mümkün kılan yol, 5070 sayılı Elektronik İmza Kanununda düzenlenmiştir. Bu kanunda güvenli elektronik imzanın ıslak imza ile eş değer olduğu açık bir şekilde hüküm altına alınmıştır. Güvenli elektronik imza ise uygulamada fiziksel olarak karşımıza Token (Kart Okuyucu) ve mobil imza olarak çıkmaktadır. Eğer sözleşmenin tarafları bu iki güvenli elektronik imza aracından birine sahiplerse, dijital bir belgeyi yine dijital olarak imzalayabilmeleri mümkündür. Kiracı tarafından bu şekilde imzalanmış olan bir dijital tahliye taahhütnamesi, ıslak imza ile imzalanmış fiziksel bir kağıt gibi geçerlidir. Ancak bu noktada şu ayrıma dikkat etmek gerekir; Token veya mobil imza araçlarıyla atılan güvenli elektronik imza ıslak imza yerine geçerken, bu araçlar olmadan genellikle E-Devlet ve mobil bankacılık uygulamalarında rastlanılan ve iki aşamalı giriş ile teyit edilen "dijital onay" işlemi, ıslak imza yahut güvenli elektronik imza yerine geçmez. Keza özellikle kurumsal şirketlerde rastlanılan, metin üzerine görsel olarak imza fotoğrafı yerleştirme işlemi yahut tablet, telefon gibi elektronik cihazların ekranlarına el ile çizim yapılarak atılan imzaların da yasal bir karşılığı bulunmamaktadır. Bu nedenle, güvenli elektronik imza ile imzalanmış bir belge olmadıktan sonra Whatsapp'tan gönderilen bir mesaj ya da imzalı tahliye taahhütnamesi fotoğrafı geçerli değildir. Whatsapp'tan gönderilen mesajlar doğrudan delil niteliği taşımamakla beraber, kimi zaman bu kayıtların "yazılı delil başlangıcı niteliğine haiz belge" olarak kabul edilmesi ve yazılı delille ispat şartını ortadan kaldırarak tanık delili ile ileriye sürülen iddiaların ispatının önünü açabilmesi mümkündür. Ancak kiracı tarafından Whatsapp'ta yazı veya fotoğraf ile tahliye taahhüt edildiğine dair bu kayıtların yazılı delil başlangıcı sayılabilmesi ve tanık delili ile ispatın önünü açabilmesi mümkün değildir. Bilakis tahliye taahhüdünde "ispatın şekli" değil "hukuki işlemin doğma şekli" yazılı şekil şartına bağlanmış olup sözlü yapılan ya da kiracının geçerli bir imzasını barındırmayan tahliye taahhütnameleri de geçersizdir. Kiracının Tahliye Edilmemek İçin Ne Yapması Gerekir? Özellikle kira dönemi sonlarında kiraya veren ile yaşadıkları endeks zammı tartışmalarından sonra zihinlerini tahliye baskısıyla meşgul etmekten yorulan kiracılar: "Tahliye edilmemek için ne yapmak gerekir?" gibi sorularla net ve kesin çözüm yöntemleri aramaktadırlar. Bu noktada somut gerçeklerden bahsetmek gerekir ise her hal ve koşulda mutlak bir şekilde tahliyeyi engelleyen sihirli bir eylem veya işlem bulunmadığını söylemek gerekir. Ancak tahliye edilme tedirginliğinden olabildiğince uzaklaşılabilmesi için dikkat edilmesi gereken önemli bazı noktalar şunlardır; Sözleşmede kararlaştırılmış olan kiracının kira ve depozito borçları ile aidat, temizlik ve bakım gibi yan giderleri ödeme yükümlülüklerinin süresi içerisinde eksiksiz bir şekilde yerine getirilmesi, Kira sözleşmesinde kararlaştırılandan daha az, kanunda hükmedilen üst sınırlardan daha fazla olmamak üzere, endeks zammı hükümlerine riayet edilmesi, Kiralananın özenle kullanılması ve komşulara saygı gösterilmesi, Taşınmazdaki ayıpların zamanında kiraya verene bildirmesi ile ayıpların giderilmesi ve kiralananın gösterilmesine ilişkin yükümlülüklere katlanılması, Kiralananı alt kiraya verme, devretme yahut kiracının ortaklık yapısında değişiklik yapma yasağı gibi sözleşmeye aykırı işlemler gerçekleştirilmemesi, Kiraya verene yahut yakınlarına karşı bir suç işlemek gibi kira ilişkisinin devamını çekilmez bir hale getirecek haksız eylemlerde bulunulmaması, Sözleşme süresinin bitiminden önce, taşınmazı iktisap eden yeni malik tarafından ileriye sürülebilecek ihtiyaç nedeniyle tahliye davasının bertaraf edilebilmesi için kiralanan taşınmazın tapu kütüğüne kira sözleşmesinin şerh ettirilmesi, Kira sözleşmesi yapma şartı olarak kiralanan taşınmaz kiracıya teslim edilmeden önce veya taşınmazın tesliminden sonra kiracının özgür iradesi dışında noterde verilmiş olan tahliye taahhütnamesine karşı 1 yıl süre içerisinde iptal davası açılması; kiracının irade sakatına tehdit, cebir, alıkoyma gibi konusu suç teşkil eden eylemlerin yol açmış olması halinde ayrıca yetkili Cumhuriyet Başsavcılıkları nezdinde suç duyurusunda bulunulması, Sözleşmenin kurulmasından sonra kiracının evlenmesi halinde bu durumunun ve eşin hüviyet bilgilerinin kiraya verene yazılı olarak bildirilmesi, Kiralanan taşınmaz ile aynı bölgede kiracının veya kiracının birlikte yaşadığı eşi adına kayıtlı oturmaya elverişli başka bir konut bulunmakta ise bunu kira sözleşmesi kurulduğu esnada kiraya verene yazılı olarak bildirilmesi, Haksız bir şekilde ikame edilen takip, dava, ihtar gibi hukuki işlemlere karşı yasal süreleri içerisinde ve doğru bir şekilde itiraz edilmesi, cevap verilmesi ve delillerin sunulması, Kira sözleşmesinin kurulduğu esnada olabildiğince adi yazılı, tarihleri boş ancak imzalı tahliye taahhüdü vermekten kaçınılması; verilmiş ise ve boş bırakılan tarihin doldurulması suretiyle dava açıldıysa, genel olarak ileriye sürülecek itiraz ve deliller dışında, ayrıca yemin deliline de başvurulması unutulmamalıdır. Tüm bunlara dikkat edilmesine rağmen; uzayan 10 yıllık kira süresinin dolması, kiraya verenin ya da yakınlarının kiralanan taşınmaza samimi ve gerçek bir şekilde ihtiyacı bulunması, kiralananda esaslı bir onarım ya da değişiklik gerekmesi gibi kiracının kusuruna dayalı olmayan kimi hallerde ne kadar özenli davranılmış olunursa olsun tahliyenin önüne geçmek mümkün olmayabilir. Lakin bu gibi durumlar da kiraya verenin yasa ile koruma altına alınmış meşru hakları olup tahliyenin mutlak olarak engellenmeye çalışılması yerine zaman, yargılama ve taşınma masrafları gibi kıstaslar gözetilip, iki tarafın da menfaatine olabilecek çözüm yöntemleri üzerinde durularak, verimli bir arabuluculuk süreci geçirilmesi faydalı olacaktır. Son Okuması 14 dakika süren bu makalemiz, maddi kazanç sağlama amacı gütmeden, iş ve günlük çalışmalarımızdan arta kalan zamanlar kullanılarak tarafımızca hazırlanmıştır. Dilerseniz sitemizde yer alan makalelerden Kiracının Tahliyesi Dava Dilekçesi Örnekleri ne, Kira Sözleşmesinin Feshi İhtarnamesi Örnekleri ne ve Tahliye Taahhütnamesi Örneği ne ulaşabilir, Tahliye Davasında Avukatlık hizmeti ihtiyaçlarınız için Kocaeli Kira Avukatı sayfamızı ziyaret ederek tarafımızla iletişim e geçip randevu alabilirsiniz. Yazar Kıdemli Kurucu Avukat Cihat Gümrük 2020 yılından itibaren ağırlıklı olarak Özel Hukuk alanında çalışmalarını sürdüren Av. Cihat Gümrük, özellikle şirketler, ticaret, gayrimenkul, kira, miras, aile ve boşanma hukuku alanlarına giren davalarda uzmanlaşarak, Kocaeli İzmit'te yerleşik bulunan hukuk bürosunda, ülke çapına yayılmış olan müvekkillerine Avukatlık, Hukuk Müşavirliği, Sözleşmeli Şirket Avukatlığı ve Kurumsal Hukuk Danışmanlığı hizmetleri vermektedir.
- Ortaklığın Giderilmesi Davası Hakkında Bilinmesi Gereken Bilgiler
Ortaklığın Giderilmesi (İzale-i Şuyu) Davası Hakkında Bilinmesi Gereken Bilgiler Giriş Ortaklığın giderilmesi davası ya da diğer bilinen adıyla izale-i şuyu davası, belirli bir mal üzerinde, birden fazla sayıda kişinin birlikte mülkiyet hakkına sahip olmasından doğan müşterek mülkiyet durumunun mahkeme tarafından sona erdirilmesi için taraflardan en az birinin başvurmasının zorunlu olduğu bir yargılama sürecidir. Bu süreçte taraflar arasındaki ortaklığın hangi yollar ile giderilebileceği yetkili Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından incelenerek karara bağlanır. Ayrıca ortak mülkiyete konu taşınmaz üzerindeki harici yapı ve ayrılmaz malların sahipliğine ilişkin görülen Muhdesatın Aidiyetinin Tespiti Davası da genellikle ortaklığın giderilmesi davasının ikamesi ile birlikte ileriye sürülen ancak aslen ayrı bir bağımsız dava olan uyuşmazlık konusudur. Bu makalemizde akademik öğretiden ziyade, ortaklığın giderilmesi davası hakkında bilinmesi gereken bilgileri, hukuki danışmanlık kapsamına girmeden, genel hatlarıyla yüzeysel olarak sizlerle paylaşıyoruz. 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 163. maddesi gereği, hukuki danışmanlık hizmeti ücret ve vergilendirmeye tabi işlerden olup ilginizin bulunduğu konularda aradığınız detaylı cevaplar için lütfen tercih ettiğiniz Avukatlardan danışmanlık hizmeti almayı unutmayınız. Makale İçeriği Ortak Mülkiyet Nedir? Ortak Mülkiyet Nasıl Sona Erdirilir? Ortaklığın Giderilmesi Davası Açmadan Önce Nelere Dikkat Edilmelidir? Ortaklığın Giderilmesi Davası Nasıl Açılır? Ortaklığın Giderilmesi Davası Açıldıktan Sonra Ne Olur? Ortaklığın Giderilmesi Davası Kaç Yıl Sürer? Ortaklığın Giderilmesi Davasında Akdi Avukatlık Ücreti ve Yargılama Masrafları Ne Kadar? Avukat Olmadan Ortaklığın Giderilmesi Davası Açılabilir Mi? Ortak Malın Mahkeme Tarafından Satışı Engellenebilir Mi? Ortaklığın Giderilmesi Davasında Hissedarların Alış Önceliği Var Mıdır? İhalede Satılacak Olan Malın Fiyatı Nasıl Belirlenir? İhale Sonunda Satılan Malın Bedeli Ne Zaman ve Nasıl Paylaştırılır? Satış Sonrasında İhalenin İptal Edilebilmesi Mümkün Müdür? Ortaklığın Giderilmesi Davası Hakkında Bilinmesi Gereken Bilgiler Ortak Mülkiyet Nedir? Ortak mülkiyet, taşınır veya taşınmaz bir mal üzerindeki mülkiyet hakkına birden fazla sayıda kişinin birlikte sahip olması durumudur. Ortak mülkiyete taraf olan kişiler bu haklarını, paylı mülkiyet şeklinde ortaklığa konu olan malın belirli bir oranı veya fiziki olarak belirli kısımları üzerinde ellerinde bulundurabilecekleri gibi elbirliği mülkiyeti şeklinde hep beraber malın tamamı üzerine yayılmış bir halde de bulundurabilirler. Sayılanlar ile sınırlı olmamakla kaydıyla; elbirliği mülkiyeti sıklıkla miras yolu ile intikal eden mallar üzerinde görülürken, paylı mülkiyet ise genellikle elbirliği mülkiyetine taraf olan hissedarlar tarafından ortaklık tamamen sona erdirilmeden, kendi aralarında iradi olarak yaptıkları paylaşımla veya tek paylı ferdi bir malın bir kısmının sonradan üçüncü bir kişiye devredilmesi yoluyla meydana gelebilir. İstisnai haller dışında, elbirliği mülkiyetine konu mallara ilişkin tasarruf kararları tüm paydaşların oybirliği ile alınırken, paylı mülkiyete konu mallarda ise her bir paydaş diğerlerinden münferit olarak kendi payı üzerinde tasarruf kararı alabilir. Ancak yasa koyucu, paylı mülkiyete konu taşınmaz üzerinde hak sahibi olan paydaşın tasarruf kararı alması konusunda doğrudan açık bir sınırlama getirmez iken üçüncü kişilere pay devri gibi işlemler halinde diğer paydaşların ön alım hakkı ve ortaklık vazifelerinin ihlali gibi hallerde ortaklıktan çıkarma gibi bazı konularda düzenlemelere yer vererek, tasarruf hakkını koyduğu kurallar ile dolaylı olarak sınırlandırmaktadır. Ortak mülkiyete konu olan malların yönetimi ise Türk Medeni Kanununun 689 - 692 maddelerinde; paydaşların anlaşmaları, olağan yönetim işleri, önemli yönetim işleri ve olağanüstü yönetim işleri şeklinde sınıflandırılmış ve her bir sınıf için oybirliği, pay ve paydaş çoğunluğu ve resen hareket etme gibi ayrı ayrı karar alma şekilleri belirlenmiştir. Ortak Mülkiyet Nasıl Sona Erdirilir? Ortak mülkiyet, el birliği mülkiyetinde paydaşların anlaşmaları, paylı mülkiyette bir paydaşın diğer bir paydaşa veya üçüncü bir kişiye pay devri yapması, kamulaştırma, yok olma, terkin ve hatta ölüm gibi birden fazla sayıda çeşitli senaryo ile sona erebilir. Bunlar içerisinde günlük hayatta en sık karşılaşılan yollar, paydaşların kendi aralarında iradi olarak yaptıkları devir anlaşmaları veya taraflarca iradi anlaşma sağlanamaması halinde ortaklığın mahkeme kararı ile giderilmesi için paydaşlardan en az biri tarafından dava yoluna başvurulmasıdır. Menkul veya gayrimenkul mal üzerindeki ortaklığın giderilmesi için dava yoluna başvurulduğu takdirde mahkeme tarafından, öncelikle gerekli şartlar sağlanması halinde taraf iradeleri doğrultusunda paylaşıma, sonrasında taraflardan en az birinin talep etmesi halinde aynen taksime veya davaya konu olan malın bölünebilir olmaması ya da bölünmesi halinde değerinde önemli derecede azalma meydana gelebilecek olması halinde ise açık artırma ile satılarak ortaklığın sona erdirilmesine karar verilebilir. Ortaklığın Giderilmesi Davası Açmadan Önce Nelere Dikkat Edilmelidir? Ortaklığın giderilmesi davası açmadan önce ilk dikkat edilecek şey; dava şartı olan zorunlu arabuluculuk yoluna başvurulması ve alternatif uyuşmazlık çözüm sürecinin tamamlanmış olmasıdır. Aksi takdirde dava şartı eksikliği nedeniyle esasa ilişkin incelemeye girilmeden, açılan davanın usulden reddine karar verilmesi kaçınılmazdır. Bunun dışında yargılama esnasında beklenmedik şeylerle karşılaşma riskini en aza indirmek adına: Payını devretmek isteyen veya diğer payları da satın almak isteyen paydaşların önceden öğrenilmesi, Davaya konu edilecek mal varlıklarının tapu kütüğü ve trafik tescil kayıtları gibi resmi sicillerindeki şerh ve beyan hanelerinin incelenmesi, Diğer paydaşların hayatta olup olmadıkları, nerede veya hangi ülkede yaşadıkları, dava ehliyetlerinin bulunup bulunmadığının araştırılması, Vefat etmiş olan ancak intikal işlemleri gerçekleştirilmediğinden halen malik olarak kayıtlı bulunan paydaşların hali hazırda alınmış veraset ilamlarının bulunup bulunmadığının öğrenilmesi, Davaya konu edilecek mallara ilişkin üçüncü kişilerin ayni bir hak iddialarının ya da buna ilişkin görülmekte olan harici davaların olup olmadığının araştırılması, Taşınmaz mallar üzerinde tapu sicilinden görülemeyen harici bir yapı ya da bütünleyici başka bir malın bulunup bulunmadığının kontrol edilmesi ve harici malların kime ait olduğunun önceden tespit edilmesi, Özellikle taraf sıfatının sayıca fazla olduğu davalarda yargılama esnasında yapılacak olan muhtemel yargılama masrafı tutarlarının, dava süresi ve gelecek zam oranları dikkate alınarak, tahmini de olsa olabildiğince önceden hesaplanması önem arz etmektedir. Bu hususlara dikkat edilerek açılacak olan ortaklığın giderilmesi davalarında "beklenilenin" dışında bir durum meydana gelmesi riski, zaman ve maddi kayıplar bir hayli azalacaktır. Bilakis çoğu davada tutarı önemsenmeyen tebligat masrafları dahi taraf sayısının fazla olduğu ortaklığın giderilmesi davalarında kimi zaman yüz binlerce lirayı bularak beklenen menfaatten daha fazla maddi kayba yol açabilir hatta sonu gelmeyen vefat halleri ve ulaşılamayan paydaşlar nedeniyle taraf teşkili aşamasının uzun yıllar boyu devam etmesi neticesinde tahammül sınırları zorlanabilir. Bu nedenle her davada olduğu gibi ortaklığın giderilmesi davasına da "bir dilekçe vererek dava açtım" gözüyle bakmak, maddi ve manevi açıdan kişileri yıpratabilecek tehlikeli bir durumdur. Ortaklığın Giderilmesi Davası Nasıl Açılır? Ortaklığın giderilmesi davası, dava şartı zorunlu arabuluculuk süreci tamamlandıktan sonra ilgili paydaşın bu yöndeki taleplerini içeren Ortaklığın Giderilmesi Dava Dilekçesi ile birlikte yetkili Sulh Hukuk Mahkemesinin bulunduğu yerdeki adliyeye giderek veya kendi bulunduğu yerdeki adliyeden yine yetkili yer Sulh Hukuk Mahkemesine gönderilmek üzere, hukuk mahkemeleri ön bürosuna başvurması ve adli yardım talebi bulunmuyor ise dava için gerekli harç ve masraf avansını vezneden ödemesi suretiyle açılabilir. Ortaklığın giderilmesi davası hakkında bir Avukattan vekillik hizmeti almak istenir ise adliye yerine doğrudan tercih edilen Avukata gidilerek, vekillik hizmeti hususunda anlaşma sağlanması halinde herhangi bir noterden, ortaklığın giderilmesi davası açmaya, satış talebinde bulunmaya ve alternatif uyuşmazlık çözüm yollarına başvurmaya ilişkin özel yetkili vekaletname tanzim ettirilmesi yeterlidir. Yurt dışında bulunan Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşının, Türkiye'de bir Avukat tarafından temsil edilerek dava açmak istemesi halinde, bulunduğu ülkedeki Türkiye Cumhuriyeti Devleti Konsolosluğuna nüfus cüzdanı, geçerli pasaportu ve son 6 ay içerisinde çekilmiş 2 adet vesikalık fotoğrafı ile müracaat ederek, özel yetkili vekaletname tanzim ettirmesi gerekmektedir. Kocaeli İzmit'te Ortaklığın Giderilmesi Davası Avukatı arayışlarınız için Kocaeli Avukat sayfamızı ziyaret edebilir ve tarafımız ile iletişime geçerek randevu alabilirsiniz. Ortaklığın Giderilmesi Davası Açıldıktan Sonra Ne Olur? Dava dilekçesinin ilgili adliyeye verilmesinden hemen sonra dilekçe tevzi edilerek öncelikle davanın görüleceği mahkeme ve dosya numarası belirlenir. Akabinde ilgili mahkeme dilekçe üzerinde inceleme yaparak, dava dilekçesinin zorunlu unsurlarının bulunup bulunmadığını kontrol eder ve yargılama usulünü belirler. Akabinde açılan davaya cevap ve delillerini sunması için dava dilekçesini davalıya tebliğ eder. Dava süreci aşamalar halinde ilerler, bunlar sırasıyla layihalar(dilekçeler), ön inceleme, tahkikat, sözlü yargılama, karar ve olağan kanun yolu aşamalarından oluşur. Tahkikat aşamasına geçildiğinde mahkeme tarafından gerekli görülmesi halinde mahallinde keşif yapılarak, ortaklığın ne şekilde giderilebileceğine ilişkin bilirkişilerden görüş alınır. Eğer davanın reddi için bir neden bulunmuyorsa mahkeme tarafından paydaşların iradeleri doğrultusunda paylaşıma, taraflardan en az birinin talep etmesi ve malın eşit bir şekilde bölünebilir olması halinde aynen taksime veya davaya konu olan malın bölünebilir olmaması ya da bölünmesi halinde değerinde önemli derecede azalma meydana gelecek olması durumunda ise açık artırma yoluyla satış yapılarak ortaklığın sona erdirilmesine karar verilebilir. Taraf iradeleri doğrultusunda yapılacak paylaşım esnasında kazanılacak değerler arasında bir eşitsizlik bulunur ise bunun para veya ivaz ile denkleştirilmesi gerekir. Paylaşılacak malın her paydaşa eşit bir şekilde bölünebilmesi halinde denkleştirme yapmaya hacet kalmaksızın aynen taksim ile mal bölünerek paydaşlara eşit bir şekilde dağıtılır. Şayet taraflar arasında paylaşım konusunda anlaşma sağlanamaması ve aynen taksim şartlarının da mevcut olmaması nedeniyle ortaklığın açık artırma yoluyla satış yapılarak giderilmesine karar verilmiş ise karar kesinleştikten sonra dosya satış memurluğuna tevdi edilir. Satış memurluğu, kıymet takdiri, satış ilanları gibi işlemleri yerine getirerek dava neticesinde verilen karara uygun bir şekilde ihale sürecini yürütür ve satıştan gelen paranın hissedarlar arasında paylaşımı ile satılan malın alıcıya devir ve tescili işlemlerini gerçekleştirir. Ancak ihale sürecinde yasaya aykırı bir işlem gerçekleştirilmiş ise İhalenin Feshi Davası açılarak satış işleminin iptal edilmesi ve ihale sürecinin yenilenmesi de mümkündür. Ortaklığın Giderilmesi Davası Kaç Yıl Sürer? Ortaklığın giderilmesi davasının kaç yıl süreceği konusunda önden kesin bir süre verebilmek mümkün değildir. Bu süre mahkemenin iş yoğunluğu, dosyadaki delillerin niteliği ve niceliği, taraf ve tanık sayısı, bilirkişi incelemesi ve keşif yapılmasını gerektiren hususlar, tebligatlar yönünden tarafların ulaşılabilirlik halleri, bekletici mesele yapılan harici davaların durumu, eksikliklerin giderilmesi için tarafların ne kadar çaba sarf ettiği, hastalık, izin, ölüm gibi beklenmedik haller nedeniyle her zaman değişebilir. Kocaeli İzmit için Ortaklığın Giderilmesi Davalarında sürenin, mahkemeye başvurulmasından itibaren İlk Derece Mahkemeleri nezdinde takribi olarak 1 ile 1.5 yıl, Bölge Adliye Mahkemeleri nezdinde 1 ile 2 yıl arasında değiştiğini söyleyebilmek mümkündür. Ancak ortalama olarak verilen bu sürelerin bulunulan il ve mevcut durumun şartlarına göre her zaman kısalıp uzayabileceğini unutmamak gerekir. Ortaklığın Giderilmesi Davasında Akdi Avukatlık Ücreti ve Yargılama Masrafları Ne Kadar? Ortaklığın giderilmesi davasında akdi Avukatlık ücretinin belirlenmesinde, Türkiye Barolar Birliği tarafından yayımlanan ilgili yılın Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi ile belirlenen (2026 yılı Ortaklığın giderilmesi ve taksim davaları için KDV. hariç 40.000,00 TL ve ortaklığın giderilmesi için satış memurluğunda yapılacak işlerin takibi için KDV. hariç 18.000,00 TL) tutardan daha az olmamak kaydıyla, genellikle ortalama olarak Avukatın bulunduğu il Baro Başkanlığı tarafından yayımlanan ilgili yılın Tavsiye Niteliğindeki Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi dikkate alınmaktadır. İl Baro Başkanlıkları tarafından Kocaeli İzmit'te 2026 yılında ortaklığın giderilmesi davası için 122.000,00 TL'den az olmamak üzere elde edilen menfaatin %16'sı oranında, İstanbul genelinde ise 116.000,00 TL'den az olmamak üzere elde edilen menfaatin %16'sı oranında akdi avukatlık ücreti uygulanması tavsiye edilmektedir. Ortaklığın giderilmesi davasında akdi avukatlık ücreti konusunda net bir tutar söyleyebilmek mümkün olmamakla beraber, Avukatın bulunduğu il, davanın bulunduğu il, dava değeri, ulaşım ve konaklama gibi ek masraf kalemleri, davanın bitmesi için öngörülen süre, vekil edenin özel talepleri, Avukatın kişisel olarak belirlediği fiyat tarifesi gibi nedenlerle ücret tutarı her zaman aşağı veya yukarı yönlü değişkenlik gösterebilir. Yargılama giderleri ise bireylerin hak arama hürriyetlerinin sağlanabilmesi amacıyla devlet tarafından sunulan kamu hizmetlerinin finanse edilebilmesi için alınan başvuru harcı, peşin harç, karar harcı, kanun yoluna başvurma harcı, keşif harcı ve benzeri gibi harç kalemleri ile yargılama esnasında üçüncü şahıslar aracılığıyla yapılan posta işlemleri, bilirkişi incelemesi ve benzeri gibi çeşitli hizmet kalemlerinden doğan masraflardan oluşmaktadır. Her dava kendi içerisinde çeşitlilik gösterdiğinden, yargılama giderleri için tek bir tutar söyleyebilmek hatta tam doğru bir şekilde öngörebilmek mümkün değildir. 2025-2026 yılında maktu olarak ödeneceği belirlenen başvurma harcı 732,00 TL, peşin harç 732,00 TL'dir. Ancak diğer muhtemel masraf kalemleri ile birlikte 2026 yılında ortalama olarak Kocaeli İzmit'te ortaklığın giderilmesi davası için 35.000,00 TL, satış memurluğunda yapılacak satış işlemleri için de 40.000,00 TL gibi bir yargılama gideri bütçesi ayrılması önerilmektedir. Avukat Olmadan Ortaklığın Giderilmesi Davası Açılabilir Mi? 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 71. maddesinde: "Dava ehliyeti bulunan herkes, davasını kendisi veya tayin ettiği vekil aracılığıyla açabilir ve takip edebilir." şeklinde hükmedilmiştir. Bu nedenle Avukat olmadan dava açılamaması gibi bir kısıtlama söz konusu değildir. Ancak şunu hatırlatmakta fayda vardır ki düşünülenin aksine her bir yargı uyuşmazlığı, uyulması gereken detaylı bir teknik sisteme, kurala ve kısıtlamaya tabidir. Ayrıca yasa gereği birçok konuda mahkeme tarafından resen inceleme ve araştırma yapılamaz. Bu nedenle halk arasında oluşan; bir dilekçe verilmesi veya problemlerin sözlü olarak dile getirilmesi suretiyle istenilen neticenin alınabileceği zannı tehlikeli bir yanılgıdan ibarettir. Yargılama esnasında duygu ve düşünceler değil somut disiplinler söz konusudur, yaptığınız veya yapmadığınız bir işlem ciddi problemler ve geri dönülemez zararlar doğurabilir. Bu nedenle tahmin edilemeyen beklenmedik sonuçlar, hak, zaman ve maddi kayıplarla karşılaşılmaması adına bir Avukata danışılması önem arz etmektedir. Ortak Malın Mahkeme Tarafından Satışı Engellenebilir Mi? Ortaklığın dava yoluyla mahkeme tarafından giderilmesi için kural olarak paydaşlardan birinin ortaklığın giderilmesini istemesi yeterlidir. Bu nedenle hukuk camiasında, ne olursa olsun ortaklığın dava yoluyla mahkeme tarafından giderilmesinin engellenemeyeceğine dair yaygın bir kanaat vardır. Ancak bu kanaatin her koşulda doğru olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Ortaklığın dava yoluyla mahkeme tarafından giderilmesine engel olan hallerin başında, Türk Medeni Kanununun 698. maddesinin 3. fıkrası ile kararlaştırılan: "Uygun olmayan zamanda paylaşma isteminde bulunulamaz." hükmü yer almaktadır. Ucu bir hayli açık olan bu hükmün sınırları, kanun yolu başvuruları neticesinde ortaya çıkan içtihatlar ile gün geçtikçe daha belirgin hale gelmeye devam etmektedir. Bu konuda misal vermek gerekir ise; Yargıtay tarafından ortak mülkiyete konu olan taşınmazın faal olarak yüksek bir kira getirisi bulunması durumu ortaklığın satış yoluyla giderilmesine engel bir hal olarak görülmez iken hakkında kesinleşmiş kamulaştırma kararı bulunan ancak henüz idare nezdinde tescil işlemleri gerçekleştirilmemiş olan taşınmaz hakkında ortaklığın satış yoluyla giderilmesi için uygun bir zaman olmadığı belirtilmektedir. Yine Türk Medeni Kanununun 698. maddesinin 2. fıkrasında yer alan: "Paylaşmayı isteme hakkı, hukukî bir işlemle en çok on yıllık süre ile sınırlandırılabilir." hükmü, ortaklığın giderilmesini engelleyebilecek kurallar arasında yer almaktadır. Bu fıkra doğrultusunda, paydaşların oybirliği ve resmi şekil şartına uygun bir şekilde karar alarak, en fazla on yıl süreyle paylaşma istemini ileriye dönük olarak yasaklamış olmaları halinde, kararlaştırılan süre dahilinde ortaklığın giderilmesi isteminin engellenebilmesi mümkündür. Bunlar dışında doğrudan kesin olarak engel olamamakla beraber Yargıtay, paylaşım istemine konu olan taşınmazın mülkiyet hakkı üzerinde taraf değişikliği yaratabilecek harici davaların da ortaklığın giderilmesi davasında bekletici mesele yapılması gerektiğini belirtmektedir. Taşınmazın aynından doğan mülkiyet hakkına dayalı yargılamaların günümüzde bir hayli uzun zaman alabildiği gözetildiğinde, bekletici mesele yapılarak davada karar verilmesini fiilen durdurabilecek olan bu gibi durumların da geçici bir süreliğine ortaklığın giderilmesine engel teşkil edebileceği söylenebilir. Ortaklığın Giderilmesi Davasında Hissedarların Alış Önceliği Var Mıdır? Ortaklığın giderilmesi davası dışında, paylı mülkiyete konu olan taşınmazın bir kısmının, hali hazırdaki paydaşlar dışında kalan üçüncü bir kişiye iradi satış yoluyla devredilecek olması halinde diğer paydaşların "Ön Alım Hakkı" mevcuttur. Bundan dolayı da halk arasında genellikle, ortaklığın giderilmesi davası neticesinde gerçekleştirilecek olan ihale sürecinde de davaya konu olan malda paydaş sıfatına sahip olan kişilerin, ihaleye katılmak isteyen üçüncü kişilerden önce alım hakkı olduğuna dair yaygın ve kısmen hatalı olan bir inanış bulunmaktadır. Halk arasındaki bu yaygın inanış, dava dışı yollarla iradi olarak yapılan pay satışı işlemi ile ortaklığın dava yoluyla cebren satış yapılarak sona erdirilmesi işlemlerinin birbirine benzetilmesi ve ön alım hakkının her iki konuyla da bağdaştırılmasından kaynaklanmaktadır. Ortaklığın giderilmesi davasında ihale yoluyla satılacak olan taşınmaz veya taşınır mala ilişkin mevcut paydaşların doğrudan ön alım hakkı bulunmamaktadır. Ancak tüm paydaşların eksiksiz ve tam olarak ilgili mahkemeden, satış sürecinde gerçekleştirilecek ihalenin mevcut paydaşlar arasında yapılmasını istemeleri halinde Mahkeme tarafından da ihalenin üçüncü kişilere kapalı olarak yapılmasına karar verilebilir. Tabi bu gerekliler yerine getirilmeden, Mahkeme tarafından doğrudan satın alım isteminde bulunan paydaşa taşınmazın devrinin gerçekleştirileceği ya da ihaleye üçüncü kişilerin katılamayacağı yönünde bir beklenti içerisine girilmemelidir. Paydaşların tamamı mahkemeden bu yönde bir talepte bulunmadığı takdirde ihale sürecinin tüm isteklilerin katılımına açık olarak yapılması esas kabul edilir. İhalede Satılacak Olan Malın Fiyatı Nasıl Belirlenir? Ortaklığın giderilmesi davasından sonra satış memurluğu tarafından ihaleye konu olan mala ilişkin kıymet takdiri yapılarak muhammen bedeli tespit edilir. Kıymet takdirinin ilgililere tebliğ edilerek kesinleşmesi ve gerekli satış ilanlarının yapılmasından sonra ihale günü ve saatinde açık artırma işlemi, muhammen bedelin %50'si ve satış masraflarının toplamından oluşan tutardan başlar. Bu tutarın üzerinde olan en yüksek teklifi veren alıcı, ihaleye konu olan malı satın almaya hak kazanır. İhale Sonunda Satılan Malın Bedeli Ne Zaman ve Nasıl Paylaştırılır? İhale alıcısı, ihalenin gerçekleştirilmesinden sonra İhalenin Feshi Davası açılmış olsa dahi açık artırma sonuç tutanağının ilanından itibaren 7 gün süre içerisinde ihale bedelini satış memurluğuna ödemekle yükümlüdür. İhale tarihinden itibaren 7 gün süre içerisinde İhalenin Feshi Davası açılmaması veya İhalenin Feshi Davası açılması halinde ret kararının kesinleşmesinden sonra satış masrafları, harçlar, vergiler, mal üzerindeki ipotek, rehin ve hacizlerin kaldırılması için gerekli tutarlar ayrılarak, kalan para paydaşların hisseleri oranında paylaştırılır. Şayet Muhdesatın Aidiyetinin Tespiti Davası açılarak belirli bir paydaş lehine harici bir hak kazanılmış ise bu hakkın tutarı da doğrudan ilgili paydaşa ödenmek üzere önceden ayrılır. Paydaşlara ödenecek olan para için satış memurluğu tarafından elden ödeme yapılmamaktadır. Her paydaş için bankada ayrı ayrı hesap açılarak hisseye düşen pay tutarı ilgili kişinin banka hesabına nakden ödenir. Satış Sonrasında İhalenin İptal Edilebilmesi Mümkün Müdür? Ortaklığın giderilmesi davasına konu olan malın satış memurluğundaki hazırlık aşamaları ve ihale sürecinde yapılabilecek yasaya aykırı ve usulsüz işlemler nedeniyle ihalenin gerçekleştiği andan itibaren 7 gün süre içerisinde ve satış ilanının tebliğ edilmemiş olması gibi durumlarda her halde 1 yıllık hak düşürücü süre içerisinde, paydaşlar, ihale alıcısı ve ihalede pey ileriye sürenler, tapu veya trafik sicilinde bulunan ilgililer, menfaatleri zarar görebilecek üçüncü kişiler tarafından yetkili Sulh Hukuk Mahkemesi nezdinde İhalenin Feshi Davası açılabilmesi mümkündür. İhaleye fesat karıştırılması, ihale alıcısının esaslı hataya düşmesi, kıymet takdirindeki hatalar, satış ilanlarının usule uygun olmaması, vergi oranlarının belirtilmemesi, ihale şartnamesinin ilanda yer almaması, ihale şartnamesinin ilgililerin incelemesine açık tutulmaması, sürelere uyulmaması, tebligatlardaki usulsüzlükler ve bazı durumlarda muhammen bedelin altında satış yapılması gibi nedenler ihalenin feshine sebebiyet verebilir. Son Okuması 11 dakika süren bu makalemiz, maddi kazanç sağlama amacı gütmeden, iş ve günlük çalışmalarımızdan arta kalan zamanlar kullanılarak tarafımızca hazırlanmıştır. Dilerseniz sitemizde yer alan makalelerden Ortaklığın Giderilmesi Dava Dilekçesi Örneği ne ulaşabilir, Ortaklığın Giderilmesi Davasında Avukatlık hizmeti ihtiyaçlarınız için Kocaeli Avukat sayfamızı ziyaret ederek tarafımızla iletişim e geçip randevu alabilirsiniz. Yazar Kıdemli Kurucu Avukat Cihat Gümrük 2020 yılından itibaren ağırlıklı olarak Özel Hukuk alanında çalışmalarını sürdüren Av. Cihat Gümrük, özellikle şirketler, ticaret, gayrimenkul, kira, miras, aile ve boşanma hukuku alanlarına giren davalarda uzmanlaşarak, Kocaeli İzmit'te yerleşik bulunan hukuk bürosunda, ülke çapına yayılmış olan müvekkillerine Avukatlık, Hukuk Müşavirliği, Sözleşmeli Şirket Avukatlığı ve Kurumsal Hukuk Danışmanlığı hizmetleri vermektedir.
- Boşanma Davası Hakkında Bilinmesi Gereken Bilgiler
Boşanma Davası Hakkında Bilinmesi Gereken Bilgiler Giriş Boşanma davası, evliliklerini sona erdirme iradesi içerisinde bulunan çiftlerin, bu iradelerini yerine getirmeleri için başvurmalarının zorunlu olduğu bir yargılama sürecidir. Bu süreçte tarafların anlaştıkları ve anlaşamadıkları noktalar, boşanmaya neden olan olaylar, tarafların kusur durumu, taraflarca ileriye sürülen nafaka, maddi ve manevi tazminat, velayet talepleri ile gerekli tedbirler yetkili Aile Mahkemesi tarafından incelenerek karara bağlanır. Ayrıca mal rejiminin tasfiyesi(mal paylaşımı), aile mallarının korunması, ziynet ve muaccel mehir alacaklarının tahsili talepleri de genelde boşanma davasının ikamesi ile birlikte ileriye sürülebilen ancak her biri aslen ayrı birer bağımsız dava olan uyuşmazlık konularındandır. Bu makalemizde akademik öğretiden ziyade, boşanma davası hakkında bilinmesi gereken bilgileri, hukuki danışmanlık kapsamına girmeden, genel hatlarıyla yüzeysel olarak sizlerle paylaşıyoruz. 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 163. maddesi gereği, hukuki danışmanlık hizmeti ücret ve vergilendirmeye tabi işlerden olup ilginizin bulunduğu konularda aradığınız detaylı cevaplar için lütfen tercih ettiğiniz Avukatlardan danışmanlık hizmeti almayı unutmayınız. Makale İçeriği Boşanma Davası Türleri Nelerdir? Anlaşmalı ve Çekişmeli Boşanma Davası Arasındaki Farklar Nelerdir? Boşanma Davası Nasıl Açılır? Boşanma Davasında Akdi Avukatlık Ücreti ve Yargılama Masrafları Ne Kadar? Avukat Olmadan Boşanma Davası Açılabilir Mi? Boşanma Davasında Devletten Avukat Atanır Mı? Boşanma Davası Açıldıktan Sonra Ne Olur? Boşanma Davası Kaç Yıl Sürer? Boşanma Davası Bittikten Sonra Ne Olur? Boşanma Davasında Eşlerin Kusur Durumu Nasıl Belirlenir? Boşanma Davasında Maddi ve Manevi Tazminat Nasıl Belirlenir? Boşanma Davasında Nafaka Tutarı Nasıl Belirlenir? Süresiz Nafaka Nedir ve Nafaka Ne Zaman Sona Erer? Nafaka Borcu Ödenmediğinde Ne Olur? Nafaka Borcu Nasıl Ödenir? Çocuğun Velayetinin Kime Verileceği Nasıl Belirlenir? Boşanma Davası Bittikten Sonra Velayet Değiştirilebilir Mi? Evlendikten Sonra Eşler Birbirlerinin Mallarına Ortak Olur Mu? Boşanma Davası Açılması Eşin Mal Kaçırmasını Önler Mi? Boşanma Davası Sonunda Mallar Nasıl Paylaşılır? Mal Rejimi Nedir ve Evlilik Sözleşmesi Nasıl Yapılır? Boşanma Davasında Hakim Taraf Tutar Mı? Boşanma Davasında Kanunlar Kadından Mı Yana? Boşanma Davası Devam Ederken Başka Biriyle İlişkiye Başlamak Yasal Mı? Boşandıktan Sonra Tekrar Ne Kadar Süre İçerisinde Evlenebilirim? Boşanma Davasında Whatsapp Konuşmaları Delil Midir? Boşanmak İstemiyorsam Ne Yapmalıyım? Boşanma Davası Açan Eşime Karşı Dava Açabilir Miyim? Boşanma Davası Hakkında Bilinmesi Gereken Bilgiler Boşanma Davası Türleri Nelerdir? Boşanma davaları kendi içerisinde anlaşmalı boşanma davası ve çekişmeli boşanma davası olmak üzere iki ana dala ayrılmaktadır. Bununla beraber çekişmeli boşanma davaları da yine Türk Medeni Kanununda kendi içerisinde zina, hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış, suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme, terk, akıl hastalığı ve en yaygın boşanma nedeni olan evlilik birliğinin sarsılması nedeni olmak üzere çeşitli dallara ayrılmaktadır. Anlaşmalı ve Çekişmeli Boşanma Davası Arasındaki Farklar Nelerdir? Taraflar, evlenmelerinin üzerinden en az 1 yıl geçmiş olması koşuluyla, boşanmanın mali sonuçları ve müşterek çocukların durumu hususlarında Anlaşmalı Boşanma Protokolü düzenlemeleri ve boşanma konusundaki serbest iradelerini duruşmada Hakime bizzat açıkladıkları takdirde, genellikle tek celsede anlaşmalı olarak, görece daha düşük yargılama masrafları ile boşanabilmeleri mümkündür. Ancak boşanma kararının kesinleşmesi anına kadar anlaştıkları hususların her birine ilişkin ortak iradelerini sürdürememeleri halinde, anlaşmalı olarak açılan boşanma davası, kendiliğinden çekişmeli boşanma davasına dönüşecektir. Çekişmeli boşanma davası ise ister taraflardan biri tarafından en baştan itibaren bu irade ile açılmış olsun, ister anlaşmalı boşanma davasının çekişmeli boşanma davasına dönmesiyle doğmuş olsun, boşanmada diğer eşin kusurlu olduğuna ve taleplerinde haklı bulunduğuna dair tarafların ellerindeki deliller ile yargı makamını ikna etmeye yönelik bir çekişme içerisinde bulundukları, görece daha uzun zaman alan, daha yüksek masraflı ve daha karmaşık bir yargılama sürecidir. Ancak buradaki "ikna" eyleminin kişinin ağızından çıkan şifahi söylemle sağlanmasının mümkün olmadığını belirtmek önem arz etmektedir. Anlaşmalı boşanma davasında diğer eşe karşı bir kusur isnat etmek kanun koyucu tarafından yasaklanıyor iken çekişmeli boşanma davasında davacı eş, davalı eşin az da olsa kusurlu bulunduğunu iddia ve delilleriyle beraber ispat etmek külfeti altındadır. İddia edilen vakıaların ispat edilememesi halinde, mahkeme tarafından davacının boşanma isteminin reddedilmesi ve evliliğin devam etmesi mümkündür. Boşanma Davası Nasıl Açılır? Çekişmeli boşanma davası, boşanmak isteyen eşin, iddialarını içeren çekişmeli boşanma dava dilekçesi ile birlikte yetkili aile mahkemesinin bulunduğu yerdeki adliyeye giderek veya kendi bulunduğu yerdeki adliyeden yine yetkili yer aile mahkemesine gönderilmek üzere, hukuk mahkemeleri ön bürosuna başvurması ve adli yardım talebi bulunmuyor ise dava için gerekli harç ve masraf avansını vezneden ödemesi suretiyle açılabilir. Anlaşmalı boşanma davası için de sistemsel olarak yine aynı sıralamanın takip edilmesi, ancak Anlaşmalı Boşanma Dava Dilekçesi ile beraber bir de ek olarak taraflarca imzalanmış yazılı bir Anlaşmalı Boşanma Protokolü düzenlenmesi ve bir adet aslının dava dilekçesi ekinde sunulması ile eşlerden biri veya her iki eşin de birlikte başvurması suretiyle açılabilir. Boşanma davası hakkında bir Avukattan vekillik hizmeti almak istenir ise adliye yerine doğrudan tercih edilen Avukata gidilerek, vekillik hizmeti hususunda anlaşma sağlanması halinde herhangi bir noterden, boşanma davası açmaya ilişkin özel yetkili ve fotoğraflı vekaletname tanzim ettirilmesi yeterlidir. Yurt dışında bulunan Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşının, Türkiye'de bir Avukat tarafından temsil edilerek boşanmak istemesi halinde, bulunduğu ülkedeki Türkiye Cumhuriyeti Devleti Konsolosluğuna nüfus cüzdanı, geçerli pasaportu ve son 6 ay içerisinde çekilmiş 2 adet vesikalık fotoğrafı ile müracaat ederek özel yetkili vekaletname tanzim ettirmesi gerekmektedir. Boşanma Avukatı arayışlarınız için Kocaeli Boşanma Avukatı sayfasını inceleyebilir ve tarafımız ile iletişim e geçerek randevu alabilirsiniz. Boşanma Davasında Akdi Avukatlık Ücreti ve Yargılama Masrafları Ne Kadar? Boşanma davasında akdi Avukatlık ücretinin belirlenmesinde, Türkiye Barolar Birliği tarafından yayımlanan ilgili yılın Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi ile belirlenen (2025-2026 yılı Asliye Mahkemelerinde takip edilen davalar için KDV. hariç 45.000,00 TL) tutardan daha az olmamak kaydıyla, genellikle ortalama olarak Avukatın bulunduğu il Baro Başkanlığı tarafından yayımlanan ilgili yılın Tavsiye Niteliğindeki Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi dikkate alınmaktadır. İl Baro Başkanlıkları tarafından Kocaeli İzmit'te 2026 yılı için anlaşmalı boşanma davasında 110.000,00 TL, çekişmeli boşanma davasında 170.000,00 TL, İstanbul genelinde anlaşmalı boşanma davasında 108.750,00 TL, çekişmeli boşanma davasında 188.500,00 TL akdi avukatlık ücreti uygulanması tavsiye edilmektedir. Boşanma davasında akdi avukatlık ücreti konusunda net bir tutar söyleyebilmek mümkün olmamakla beraber, Avukatın bulunduğu il, davanın bulunduğu il, dava değeri, ulaşım ve konaklama gibi ek masraf kalemleri, davanın bitmesi için öngörülen süre, vekil edenin özel talepleri, Avukatın kişisel olarak belirlediği fiyat tarifesi gibi nedenlerle ücret tutarı her zaman aşağı veya yukarı yönlü değişkenlik gösterebilir. Yargılama giderleri ise bireylerin hak arama hürriyetlerinin sağlanabilmesi amacıyla devlet tarafından sunulan kamu hizmetlerinin finanse edilebilmesi için alınan başvuru harcı, peşin harç, karar harcı, kanun yoluna başvurma harcı, keşif harcı ve benzeri gibi harç kalemleri ile yargılama esnasında üçüncü şahıslar aracılığıyla yapılan posta işlemleri, bilirkişi incelemesi ve benzeri gibi çeşitli hizmet kalemlerinden doğan masraflardan oluşmaktadır. Her dava kendi içerisinde çeşitlilik gösterdiğinden, yargılama giderleri için tek bir tutar söyleyebilmek hatta tam doğru bir şekilde öngörebilmek mümkün değildir. 2025-2026 yılında maktu olarak ödeneceği belirlenen başvurma harcı 732 TL, peşin harç 732 TL'dir. Ancak diğer muhtemel masraf kalemleri ile birlikte 2026 yılı için ortalama olarak Kocaeli İzmit'te anlaşmalı boşanma davası için 5.000,00 TL, çekişmeli boşanma davası için de 10.000,00 TL gibi bir yargılama gideri bütçesi ayrılması önerilmektedir. Avukat Olmadan Boşanma Davası Açılabilir Mi? 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 71. maddesinde: "Dava ehliyeti bulunan herkes, davasını kendisi veya tayin ettiği vekil aracılığıyla açabilir ve takip edebilir." şeklinde hükmedilmiştir. Bu nedenle Avukat olmadan dava açılamaması gibi bir kısıtlama söz konusu değildir. Ancak şunu hatırlatmakta fayda vardır ki düşünülenin aksine her bir yargı uyuşmazlığı, uyulması gereken detaylı bir teknik sisteme, kurala ve kısıtlamaya tabidir. Ayrıca yasa gereği birçok konuda mahkeme tarafından resen inceleme ve araştırma yapılamaz. Bu nedenle halk arasında oluşan bir dilekçe verilmesi veya problemlerin sözlü olarak dile getirilmesi suretiyle istenilen neticenin alınabileceği zannı tehlikeli bir yanılgıdan ibarettir. Yargılama esnasında duygu ve düşünceler değil somut disiplinler söz konusudur, yaptığınız veya yapmadığınız bir işlem ciddi problemler ve geri dönülemez zararlar doğurabilir. Bu nedenle tahmin edilemeyen beklenmedik sonuçlar, hak, zaman ve maddi kayıplarla karşılaşılmaması adına bir Avukata danışılması önem arz etmektedir. Dilerseniz Anlaşmalı Boşanma Davası İçin Avukat Tutmak Gerekir Mi? isimli makalemizi inceleyerek bu konu hakkında detaylı bilgi edinebilirsiniz? Boşanma Davasında Devletten Avukat Atanır Mı? Boşanma davasında gerekli şartların varlığı halinde adli yardımdan yararlanmak mümkündür. Adli yardım kararından dolayı ertelenen tüm yargılama giderleri ile devletçe ödenen avanslar, dava veya takip sonunda haksız çıkan kişiden tahsil olunur. Adli yardımdan yararlanan kişinin haksız çıkması halinde, uygun görülürse yargılama giderlerinin en çok bir yıl içinde, aylık eşit taksitler hâlinde ödenmesine karar verilebilir. Avukatlık hizmeti konusunda adli yardımdan yararlanmak için ilgili ilin Baro Başkanlığına, yargılama giderleri konusunda adli yardımdan yararlanmak için davanın görüldüğü mahkemeye başvurulması gerekmektedir. Boşanma Davası Açıldıktan Sonra Ne Olur? Dava dilekçesinin ilgili adliyeye verilmesinden hemen sonra dilekçe tevzi edilerek öncelikle davanın görüleceği mahkeme ve dosya numarası belirlenir. Akabinde ilgili mahkeme dilekçe üzerinde inceleme yaparak, dava dilekçesinin zorunlu unsurlarının bulunup bulunmadığını kontrol eder ve yargılama usulünü belirler. Akabinde açılan davaya cevap ve delillerini sunması için dava dilekçesini davalıya tebliğ eder. Dava süreci aşamalar halinde ilerler, bunlar sırasıyla layihalar(dilekçeler), ön inceleme, tahkikat, sözlü yargılama, karar ve olağan kanun yolu aşamalarından oluşur. Dilekçeler aşamasında taraflar iddia ve savunmaları ile dayandıkları delilleri dilekçeler aracılığı ile mahkemeye bildirirler. Akabinde mahkeme, usul yönünden dava unsurlarının bulunup bulunmadığına dair ön inceleme yapar ve eksiklik bulunmaması halinde esas yönünden inceleme yapmak için tahkikat aşamasına geçer. Bu aşamada öncelikle bildirilen deliller mahkemeye sunulur veya celp edilmesi istenilen deliller mahkeme tarafından ilgili yerlerden toplanır. Ayrıca tanık dinlenilmesi, keşif yapılması, bilirkişi incelemesi gibi esasa ilişkin incelemeler de yine bu aşamada gerçekleştirilir. İncelenecek başka bir husus kalmadığında tahkikat sona erdirilerek sözlü yargılama aşamasına geçilir ve taraflara son sözlerini söyleme imkanı sağlanır. Hemen akabinde ise mahkeme duruşmada taraflara kabul, kısmen kabul veya ret şeklindeki kısa kararını açıklar ve ilk derece mahkemesi nezdindeki yargılama süreci burada sona erer. Karar verilmesinden sonra 30 gün süre içerisinde mahkeme gerekçeli kararını yazarak, talep edilmesi halinde taraflara tebliğ eder. Daha sonra taraflar koşulların varlığı halinde ilk derece mahkemesi kararına karşı sırasıyla istinaf ve temyiz kanun yollarına başvurarak itiraz edebilirler. Süresi içerisinde kanun yoluna başvurulmaması veya kanun yollarının tüketilmesi halinde karar kesinleşir ve yargılama süreci tamamen sona erer. Boşanma Davası Kaç Yıl Sürer? Boşanma davasının kaç yıl süreceği konusunda önden kesin bir süre verebilmek mümkün değildir. Bu süre mahkemenin iş yoğunluğu, dosyadaki delillerin niteliği ve niceliği, tanık sayısı, bilirkişi incelemesi ve keşif yapılmasını gerektiren hususlar, tarafların eksikliklerin giderilmesi için ne kadar çaba sarf ettiği, hastalık, izin, ölüm gibi beklenmedik haller nedeniyle her zaman değişebilir. Kocaeli İzmit için Mahkemeye başvurulmasından itibaren sürenin anlaşmalı boşanma davalarında 2 ile 6 hafta arasında; çekişmeli boşanma davalarında ise İlk Derece Mahkemeleri nezdinde 1 ile 1.5 yıl, Bölge Adliye Mahkemeleri nezdinde 1 ile 2 yıl, Yargıtay nezdinde 1.5 ile 3 yıl arasında değiştiğini söyleyebilmek mümkündür. Ancak ortalama olarak verilen bu sürelerin bulunulan il ve mevcut durumun şartlarına göre her zaman kısalıp uzayabileceğini unutmamak gerekir. Dilerseniz sitemizde yer alan Ünlüler Evlendikten Sonra Hemen Nasıl Boşanabiliyorlar? isimli makalemizi inceleyerek, hızlı bir şekilde boşanma yöntemleri hakkında detaylı bilgi edinebilirsiniz. Boşanma Davası Bittikten Sonra Ne Olur? Boşanma davasında verilen kararın kesinleşmesinden sonra artık tarafların evliliği yasal olarak sona ermiş olur ve kadının kızlık soyadına dönmesi, koca hanesindeki kaydının kapatılması, evlilik öncesindeki hane kaydının yeniden açılması için mahkeme tarafından resen ilgili nüfus müdürlüğüne müzekkere yazılır. Yeni kimlik ve ehliyet kartı, pasaport, banka hesaplarındaki isim değişiklikleri için kadın tarafından ilgili kurumlara bizzat başvuru yapılması gerekir. Eğer kadının boşanmadan sonra kızlık soyadına dönmemek için haklı bir menfaati var ise boşanma davası esnasında veya daha sonra açacağı yeni bir dava ile bunu mahkemeden talep ederek, eski eşinin soyadını kullanmasına izin verilmesini istemesi gerekmektedir. Kararın kesinleşmesinden sonra ayrıca hükümde yer alan ve boşanmanın ferisi kabul edilen maddi ve manevi tazminat, yoksulluk ve iştirak nafakası ile lehe hükmedilen yargılama gideri alacaklarının cebri icra yolu ile tahsili için taraflarca ilamlı icra takibi başlatılabilir. Öte yandan boşanma davası ile birlikte tahsili talep edilen ancak boşanmanın ferisi niteliğinde olmayan ziynet ve muaccel mehir alacakları ise mahkeme kararının kesinleşmesi beklenilmeden ilamlı icra takibine konu edilebilirler. Boşanma Davasında Eşlerin Kusur Durumu Nasıl Belirlenir? Boşanma davasında eşlerin kusur durumu, her iki taraf için de ayrı ayrı olmak üzere, eşlerin evlilik birliği içerisinde gerçekleştirmiş oldukları ve geçmişten günümüze kanun, içtihat, toplumsal kural, örf ve adetler ile artık çoğunluk tarafından kusur olarak kabul edilmiş olan fiil ve eylemleri gözetilerek, kusursuz, az kusurlu, eşit kusurlu, ağır kusurlu ve tam kusurlu şeklinde belirlenir. Nitekim bir eylemin yalnızca kanun tarafından kusur olarak kabul edilmiş olması o eylemin diğer eşin boşanmaya neden olan kusuru olarak nitelendirilebilmesi için tek başına yeterli değildir. Mevzubahis eylemin boşanmak isteyen eş tarafından da boşanmaya neden olan bir kusur olarak görülmesi, mahkemede bunun kusur iddiası şeklinde somut açıklamalarıyla beraber ileriye sürülmesi ve delilleriyle beraber iddia edilen vakıanın ispat edilmesi, ayrıca iddia edilen bu vakıanın daha önce boşanmak isteyen eş tarafından affedilmemiş olması ya da boşanmak isteyen eşin haksız fiili neticesinde doğmamış olması gerekmektedir. Misal vermek gerekir ise müşterek konutu terk etmek boşanma davasında kusur olarak nitelendirilir. Ancak boşanmak isteyen eşin bu durumdan rahatsızlık duymayıp boşanma davasında kusur olarak ileriye sürmemesi yahut evlilik birliği içerisinde bir süre rahatsızlık duysa da daha sonra eşiyle beraber tatile gitmek gibi bir eylem ile bu vakıayı affetmesi, eşin evi terk ettiğinin mahkemede ispat edilememesi ya da boşanmak isteyen eşin kendi haksız fiili neticesinde diğer eşin evi terk etmesine sebebiyet vermiş olması halinde mevzubahis eylemin kusur olarak dikkate alınabilmesi mümkün olmaz. Çekişmeli boşanma davasında eşlerin kusur durumu, maddi, manevi tazminat, nafaka, velayet hatta bazı şartların varlığı halinde mal rejiminin tasfiyesi esnasında eşlerin katılma alacağı oranlarının belirlenmesinde dahi önemli arz etmektedir. Çekişmeli boşanma davasında boşanmak isteyen eşin tam kusurlu olması ve diğer eşin boşanmak istememesi halinde mahkeme tarafından boşanmaya karar verilemez. Anlaşmalı boşanma davasında ise tarafların serbest iradeleri ile boşanmayı kararlaştırmış olmaları yeterlidir, mahkeme tarafından ayrı bir kusur incelemesi yapılmaz. Dilerseniz Emsal Yargıtay Kararı: Boşanmadaki Kusur Nedenleri S.1 isimli makalemizden ve diğer makalelerimizden Yargıtay tarafından kabul gören çeşitli kusur nedenlerini inceleyebilirsiniz. Boşanma Davasında Maddi ve Manevi Tazminat Nasıl Belirlenir? Evlilik birliğinin mahkeme kararı ile sona ermesi neticesinde mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu olan eş, diğer eşten uygun bir miktarda maddi tazminat talep edebilir. Maddi tazminatın belirlenmesinde kural olarak tarafların ekonomik ve sosyal durumları, fiilin ağırlığı ve kusur dereceleri, paranın alım gücü, ihlal edilen ve beklenen menfaatlerin kapsamı ile hakkaniyet ilkesi gözetilir. Nitekim şunu belirtmekte fayda vardır ki maddi tazminat talep edilebilmesi için kaybedilen menfaatler ile boşanma arasında nedensellik bağı bulunması gerekmektedir. Evlilik esnasında başka bir sebebe dayanan maddi kayıplar, boşanmada davasında ileriye sürülebilecek maddi tazminat kapsamında yer almaz. Manevi tazminat ise boşanmaya neden olaylar sebebiyle kişilik hakları saldırıya uğrayan eşin, kusurlu olan eşten talep edebileceği tazminat türüdür. Bu tazminatın belirlenmesinde ise tarafların ekonomik ve sosyal durumları, kusur dereceleri ve orantılılık ilkeleri gözetilir. Hükmedilecek tazminat miktarının bir tarafı zenginleştirmemesi, diğer tarafı ise fakirleştirmemesi gerekmektedir. Çekişmeli boşanma davasında tarafların eşit kusurlu bulunması halinde maddi ve manevi tazminata hükmedilemez. Anlaşmalı boşanma davasında ise maddi ve manevi tazminat tutarları tarafların serbest iradeleri ile kararlaştırılmalıdır. Boşanma Davasında Nafaka Tutarı Neye Göre Belirlenir? Boşanma davası sonunda hükmedilebilecek 2 farklı nafaka türü bulunmaktadır. Bunlar; boşanma neticesinde ekonomik olarak zor duruma düşecek olan eş lehine hükmedilen yoksulluk nafakası ve ergin olmayan çocuğun bakım, eğitim, sağlık ve temel giderlerinin karşılanabilmesi için velayet hakkı kendisine verilmeyen eş aleyhinde hükmedilen iştirak nafakasından ibarettir. Ayrıca yargılama esnasında ekonomik olarak zorluğa düşecek olan eş ve ergin olmayan çocuk lehine mahkeme tarafından geçici bir önlem olarak tedbir nafakasına hükmedilebilir. Diğer yandan başka bir nafaka çeşidi olan yardım nafakası ise alt soy, üst soy ve kardeşlere karşı ileriye sürülebilen ve aile bireylerinin ekonomik olarak birbirlerine destek olmasını amaçlayan nafaka türüdür. Ancak yardım nafakası boşanma davasına konu edilebilecek bir talep değildir bunun için ayrıca dava açılması gerekmektedir. Nafaka tutarları belirlenirken, boşanmadan sonra yoksulluğa düşecek olan eşin ve çocukların, evlilik birliği içerisindeki olağan hayat koşullarının korunması hedeflenir. Ancak hayat koşullarının belirlenmesinde eşlerden birinin kast, ihmal ve ekonomik şiddet gibi nedenlerle sağlamamış olduğu menfaatler de mahkeme tarafından dikkate alınır ve ölçülülük ilkesi uygulanır. Bu kapsamda nafakaya hükmedilirken tarafların ekonomik ve sosyal durumları ile orantılı olarak ailenin barınma, eğitim, sağlık, gıda, bakım ve olağan hayat giderleri gözetilerek uygun bir tutar belirlenir. Ayrıca tedbir, yoksulluk ve iştirak nafakalarının belirlenmesinde tarafların kayıt dışı olan gelirleri ile ergin olmayan çocuğun elde ettiği gelirler de gözetilir. Çekişmeli boşanma davasında ağır veya tam kusurlu bulunan eş lehine yoksulluk nafakasına hükmedilemez. Anlaşmalı boşanma davasında ise yoksulluk ve iştirak nafakası tutarları tarafların serbest iradeleri kararlaştırılmalıdır. Süresiz Nafaka Nedir ve Nafaka Ne Zaman Sona Erer? Boşanma davasında kural olarak, aksi yönde bir talep olmadığı sürece mahkeme tarafından hükmedilen her bir nafaka türü temelinde süresizdir. Ancak bu her koşulda nafaka yükümlülüğünün sonsuza dek devam edeceği anlamına gelmez. Tedbir nafakası geçici bir önlem mahiyetinde olup yalnızca yargılama devam ettiği sürece yürürlükte bulunur ve boşanma kararının kesinleşmesi ile birlikte kendiliğinden sona erer. Boşanma kararının kesinleşmesinden sonra doğan iştirak nafakası, çocuğun ergin olması veya nafaka yükümlüsünün ölmesi ile kendiliğinden sona erer. Yoksulluk nafakası ise taraflardan birinin ölmesi veya nafaka alacaklısı eşin yeniden evlenmesi ile kendiliğinden sona ererken, nafaka alacaklısı eşin resmi nikah olmaksızın evli gibi yaşaması, haysiyetsiz hayat sürmesi, yoksulluk durumunun ortadan kalkması ve benzeri gibi çeşitli hallerde dava yoluna başvurulması üzerine mahkemeden tarafından kaldırılabilir veya azaltılabilir. Keza nafakanın zaman içerisinde ekonomik değerini yitirmesi, tarafların mali durumlarının değişmesi gibi hallerde dava yoluna başvurularak arttırılabilmesi de mümkündür. Çekişmeli boşanma davasında nafaka talep eden eşin talebini süreli olarak ileriye sürmesi halinde mahkeme tarafından taleple bağlı kalınarak nafakanın süreli olarak ödenmesine karar verilebilir. Anlaşmalı boşanma davasında da taraflar serbest iradeleri ile nafakanın süreli olarak ödenmesini kararlaştırabilirler. Nafaka Borcu Ödenmediğinde Ne Olur? Boşanma davasının devam ettiği esnada ara karar ile hükmedilen tedbir nafakasının ödenmemesi halinde ilamsız icra takibi, İlk Derece Mahkemesinin nihai kararı ile hükmedilen tedbir nafakasının veya boşanma kararının kesinleşmesi sonrasında doğan iştirak ve yoksulluk nafakalarının ödenmemesi halinde ise ilamlı icra takibi yapılabilmesi mümkündür. İcra takibinin kesinleşmesi neticesinde alacağın cebri icra yollarıyla tahsil edilmesi için borçlunun mal varlığına, banka hesaplarına, çalıştığı işten elde ettiği maaşına ve emekli maaşına nafaka tutarı kadar haciz işlemi uygulanabilir. Nafakaya ilişkin icra takiplerinde genel alacaklarda olduğu gibi maaşın 1/4'ü oranında değil aylık nafaka tutarının tamamı kadar haciz işlemi uygulanabilir ancak birikmiş nafaka alacakları için yine genel alacaklarda olduğu gibi maaşın 1/4'ü oranında haciz işlemi uygulanır. Nafaka alacağının cebri icra yolu ile tahsil edilememesi halinde suçun öğrenilmesinden itibaren 3 ay süre içerisinde, alacaklının İcra Ceza Mahkemeleri nezdinde şikayette bulunması üzerine, borçlunun 3 aya kadar tazyik hapsi ile cezalandırılmasına karar verilebilir. Bu esnada borçlunun nafakanın azaltılması ya da kaldırılması istemiyle dava açması halinde ileriye sürdüğü sebepler gözetilerek, tazyik hapsinin uygulanması bu davanın sonuna bırakılabilir. Nafaka Borcu Nasıl Ödenir? Aksi mahkeme tarafından kararlaştırılmadığı sürece, ara karar ile geçmişe dönük olarak hükmedilen tedbir nafakası ara kararın verildiği tarihte, ara karar tarihinden sonra boşanma davası devam ettiği müddetçe doğan tedbir nafakaları her ayın başında, iştirak ve yoksulluk nafakaları ise boşanma kararının kesinleştiği tarihten itibaren nafaka alacaklısı olan eşe nakden ödenir. Nafaka alacağının icra takibine konu edilmesi halinde ödemelerin ilgili icra müdürlüğüne yapılması gerekmektedir. Eğer nafaka alacağı takibe konu edilmemiş ise banka yolu ile yapılacak ödemelerde işlem açıklamasına hangi yılın hangi ayına ilişkin hangi nafakanın ödendiğinin detaylı bir şekilde yazılması gerekir. Aksi takdirde nafaka borcuna karşılık yapıldığı kesin olarak tespit edilemeyen ödemeler ahlaki bir ödevin yerine getirilmesi olarak kabul edilerek nafaka borcundan mahsup edilemez. Çocuğun Velayetinin Kime Verileceği Nasıl Belirlenir? Boşanma davalarında çocuğun velayetinin kime verileceği hususunda mahkeme tarafından öncelikle çocuğun üstün menfaatleri gözetilir. Tarafların talep ve arzularından bağımsız ancak bu talepler de dikkate alınmak suretiyle, çocuğun yaşı, o an duyduğu bakım ve gözetim ihtiyaçları, eğitim durumu, sosyal hayatı, gelecekteki muhtemel menfaatleri, tarafların ruh ve bedensel sağlık durumları, ekonomik olanakları ve hatta çocuğun taraflardan birine karşı gösterdiği yüksek ilgisi ya da çekimserliği dahi mahkeme tarafından gözetilerek, çocuk açısından vicdana, hakkaniyete ve mantığa uygun bir karar verilir. Bu süreçte ayrıca alanında uzman olan Pedagoglar taraflar, çocuk ve hatta diğer kardeşler ve aile büyükleri ile ayrı ayrı görüşme sağlar, çocuğun ailesindekilere ve ailesindeki kişilerin çocuğa karşı olan duygu ve düşüncelerini, evlerini, çocuğa sağlanabilecek imkanları inceler ve çocuğun velayetinin kimde kalmasının daha uygun olabileceği konusunda sosyal inceleme raporu tanzim ederek görüşlerini mahkemeye bildirir ve bu konuda Hakime yardımcı olurlar. Türkiye'de bu alanda yargı süreçlerinde görev alan Pedagogların alanlarında uzman ve titiz olduklarını, detaylara önem verdiklerini söyleyebilmek mümkündür. Çekişmeli boşanma davalarından mahkeme tarafından ortak velayet kurulmasına veya çocuk ile velayeti kendisinde bırakılmayan taraf arasında yatılı ve yatısız olarak kişisel ilişki zamanı tayin edilmesine karar verilebilir. Anlaşmalı boşanma davasında ise çocuğun velayetinin kimde kalacağı ve kişisel ilişki zamanları tarafların serbest iradeleri ile kararlaştırılır. Boşanma Davası Bittikten Sonra Velayet Değiştirilebilir Mi? Anlaşmalı veya çekişmeli boşanma davası sonunda verilmiş olması ya da davanın halen devam ediyor olması fark etmeksizin, velayet, kişisel ilişki zamanı, iştirak ve tedbir nafakası gibi çocuğun üstün menfaatinin bulunduğu ve çocuğu ilgilendiren her türlü karar, çocuğun ergin olduğu ana kadar, mahkemeye başvurulması ile kaldırılabilir, sıfırdan doğabilir veya yeniden düzenlenebilir. Çocuğun üstün menfaatinin bulunduğu her alanda, tarafların anlaşmaları ya da mahkemenin önceden vermiş olduğu kararlar bağlayıcı değildir. Evlendikten Sonra Eşler Birbirlerinin Mallarına Ortak Olur Mu? Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihinden itibaren, Türkiye'de yasal mal rejimi olarak edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulanacağı kabul edilmiştir. Eğer taraflarca farklı bir mal rejimi kararlaştırılmamış ise evlenme tarihinden önce edinilmiş olan mallar kişisel mal, evlenme tarihinden sonra edinilen mallar ise tarafların eşit bir şekilde hak sahibi oldukları mallardır. Ancak evlendikten sonra edinilmiş olsa dahi eşlerden yalnızca birinin kişisel kullanımına yarayan eşyalar, miras ve bağış gibi karşılıksız kazandırma yoluyla edinilen mallar veya evlenmeden önceki kişisel bir malın satılması suretiyle evlilik birliği içerisinde edinilen mallar kişisel mal olarak kalmaya devam eder. Boşanma Davası Açılması Eşin Mal Kaçırmasını Önler mi? Yalnızca boşanma ve maddi, manevi tazminat, nafaka, velayet gibi boşanmanın ferilerine ilişkin açılmış olan bir boşanma davasında eşin mal kaçırmasını engellemek ve bu konuda mahkemeden ihtiyati haciz, satılamaz şerhi gibi bir tedbir kararı alabilmek mümkün değildir. Bilakis davanın konusu muayyen bir mal ya da zarar değil boşanmadır. Eğer eşin boşanma davası açılması ile beraber ileride doğabilecek alacakların tahsilini geciktirme veya imkansız kılma amacıyla mal kaçırma ihtimali gündeme gelmekte ise bunun için ayrıca Aile Mallarının Korunması veya Mal Rejiminin Tasfiyesine ilişkin bir dava açılması gerekmektedir. Boşanma Davası Sonunda Mallar Nasıl Paylaşılır? Yalnızca boşanma ve ferilerine ilişkin açılmış olan bir boşanma davasında mahkeme tarafından resen mal rejiminin tasfiyesi ile eşler arasında mal paylaşımının gerçekleştirilmesi söz konusu olmaz. Bunun için boşanma davası ile beraber veya boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren 10 yıl süre içerisinde Mal Rejiminin Tasfiyesi Davası açılması gerekmektedir. Ancak her halde boşanma kararı kesinleşmeden mahkeme tarafından mal rejiminin tasfiyesine geçilemez. Taraflarca farklı bir mal rejimi kararlaştırılmamış olması halinde, tarafların iddia ve talepleri ile sınırlı olarak, evlilik birliğinin kurulmasından sonra edinilmiş mallara ilişkin eşlerin katılma payı ve katkı payı alacaklarına ilişkin iddiaları mahkeme tarafından incelenerek karara bağlanır. İki istisnai durum dışında hüküm yalnızca para alacağı şeklinde kurulur ve mahkeme tarafından eşin alacak hakkına karşılık taşınmazın tapu iptali ve alacaklı eş adına tesciline karar verilemez. İstisnai durumlar şöyledir; evliliğin ölümle sona ermesi neticesinde sağ kalan eşin evlilik birliği içerisinde aile konutu olarak kullanılan taşınmaza dair katılma ve katkı payı oranında para alacağı yerine tapu iptali ile tescilini talep etmesi ve bu talebin vefat eden eşin mirasçıları tarafından kabul edilmesi, diğer istisnai durum ise eşlerin edinilmiş bir malda hali hazırda paydaş olmaları ve tapu iptal ve tescil talep eden eşin daha üstün bir menfaati bulunduğunu ispat ederek aynı zamanda diğer eşin payına düşen bedeli ödemesidir. Anlaşmalı boşanma davasında taraflar mal rejiminin tasfiyesini serbest iradeleri ile gerçekleştirebilir hatta üçüncü bir istisna sayılabilecek şekilde tapu iptal ve tescile ilişkin kararlar da alabilirler. Nitekim mal rejiminin tasfiyesi boşanmanın ferisi niteliğinde bir işlem olmadığından, tarafların anlaşmalı boşanma davası için bu konuda bir anlaşma yapma zorunlulukları bulunmamaktadır. Mal Rejimi Nedir ve Evlilik Sözleşmesi Nasıl Yapılır? Mal rejimi, evlilik esnasında edinilen malların eşler tarafından yönetimi, kullanımı ve üzerlerindeki tasarruf hakları ile evlilik birliğinin sona ermesi halinde eşler arasındaki mal paylaşımının nasıl gerçekleştirileceğine ilişkin kurallar bütünüdür. Taraflarca aksi yönde bir karar alınmamış olması halinde Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihinden itibaren eşler arasında yasal mal rejimi olarak edinilmiş mallara katılma rejimi yani halk arasında bilinen tabiriyle evlendikten sonra alınan ve kişisel mallar dışında kalan mallar üzerinde eşlerin eşit bir şekilde hak sahibi olmaları kabul edilmiştir. Ancak Türk Medeni Kanununda edinilmiş mallara katılma rejimi dışında, mal ayrılığı rejimi, paylaşmalı mal ayrılığı rejimi ve mal ortaklığı rejimi olmak üzere üç farklı mal rejimi daha bulunmaktadır. Eşler diledikleri takdirde evlenmeden önce veya evlendikten sonra uygulanacak olan mal rejimini, mal rejimi sözleşmesi yaparak seçme hakkına sahiptirler. Mal rejimi sözleşmesinin mutlaka noterde düzenleme veya onaylama şeklinde yapılması gerekmektedir, aksi takdirde adi şekilde yapılan mal rejimi sözleşmeleri geçersiz kabul edilir. Şunu önemle belirtmek gerekir ki mal rejimi sözleşmesi, halk arasında evlilik sözleşmesi olarak yanlış yorumlanmakta ve eşlerin evlilik sözleşmesi yaparak birbirlerine karşı bir takım şart ve kısıtlamalar getirebilecekleri zannedilmektedir. Nitekim kanunların emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkansız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür. Bu nedenle gece belirli bir saatten sonra dışarıya çıkmamak, düzenli olarak hediye almak, istemeyen arkadaş ile görüşmemek, belirli bir süreden önce boşanamamak ve benzeri gibi hükümler içeren sözleşmelerin herhangi bir yasal geçerliliği bulunmamaktadır. Boşanma Davasında Hakim Taraf Tutar Mı? Özellikle boşanma davalarında şüphesiz en sık karşılaşılan soru Hakimlerin taraf tutup tutmadığı ile ilgilidir. Şu algıyı yıkmak isteriz ki hiçbir Hakim herhangi bir yargılamada, doğrudan doğruya taraflardan birinin yanında olmak ya da taraflardan birini haklı çıkarmak amacıyla hareket etmez. Hakimler verdikleri kararlarda bağımsızdırlar ancak karar verirken kişisel duygu ve düşünceleri ile hareket edebilecekleri alan hali hazırda oldukça kısıtlıdır. Toplumda yaygın bir şekilde oluşan bu kanının birçok nedeni bulunmaktadır. Ancak başlıca nedenleri sayacak olursak; bireyin fiil ve eylemlerinin yasada doğru olarak kabul görmeyen hareketlerden olmasına rağmen bu konuda yeterli hukuki bilgisinin bulunmaması veya hareketin yasada yanlış olarak kabul gören bir eylem olduğunun benimsenmemesi, bireyin kendini mutlak ve şüphesiz olarak haklı görmesi ve öz eleştiriden uzak durması, yargılama sürecinin kurallardan oluşan sistemli bir disiplin olduğunun bilincine varılamayıp duygusal ve soyut düşünülerek hareket edilmesi, Hakimden tarafsız olması beklenirken aynı zamanda davada bireyi haklı çıkarmak için gereken çabayı Hakimin göstereceği beklentisi içerisine girilmesi, özel hukuk sisteminde taraflarca getirme ilkesinin uygulandığının gözetilmemesi ve bunun neticesinde delil ve ispat kurumları üzerine yeteri kadar düşülmemesi ki bu durum bireyin kendi hataları ile beraber alınan Avukatlık hizmetinin ayıplı ifa edilmiş olmasından da kaynaklanabilir. Bu gibi durumlar sonucunda karşılaşılan istenmedik kararlarda genelde bireysel hatalar sorgulanmak yerine, bahane üretimi yoluna daha sık başvurulmakta ve netice olarak da birey nezdinde Hakimin, çatışma içerisinde bulunulan tarafla birlikte hareket ettiği sanrısı doğmaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki Atasözünde söylenildiği üzere, insan beşer kuldur şaşar. Hakim de neticede herkes gibi bir insandır. Toplumda dile getirildiği kadar sık olmasa da kimi zaman gerçekten de isteyerek veya istemeyerek bir tarafa fazla yoğunlaşabilirler. Keza bu ihtimal kanunen de kabul görmüş bir hal olup Hakimin tarafsızlığının şüpheye düştüğü hallerde bizzat Hakimin kendisinin davadan çekilebilmesi yahut taraflarca Hakimin reddinin istenebilmesi gibi çözüm yolları da üretilmiştir. Şartların oluşması halinde Hakimin reddi isteminin, en geç ret sebebinin öğrenilmesinden sonra gelen ilk duruşmada ileriye sürülmesi gerekmektedir. Aksi takdirde Hukuk Muhakemeleri Kanununun 38. maddesinde belirtildiği üzere: "Belirtilen sürede yapılmayan ret talebi dinlenmez" . Bu hükümle Yasa Koyucu, Hakimin tarafsızlığının şüpheye düştüğüne ilişkin şikayet hakkında iş işten geçtikten sonra tartışmanın bir anlamı bulunmadığını açık bir dille ifade etmiştir. Boşanma Davasında Kanunlar Kadından Mı Yana? Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 10. maddesinde: "Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz." şeklinde açık bir şekilde Kanunların herkese karşı eşit olduğu belirtilmiştir. Boşanmaya ilişkin hükümlerin yer aldığı bin otuz adet ayrı maddeden oluşan Türk Medeni Kanununda kadın ve erkeğin ayrı tutulduğu yalnızca iki adet konu bulunmaktadır. Bunlardan ilki kadının boşandıktan sonra yeniden başka biri ile evlenebilmesi için beklemesi gereken 300 günlük iddet müddeti süresi iken diğeri de kadının evlendikten ve boşandıktan sonra soyadının değişmesine ilişkin olan düzenlemelerdir. Keza bu konularda da kadınlara pozitif ayrımcılık yapıldığından söz etmek mümkün olmamakla beraber Anayasa Mahkemesinin 2022/155 E. ve 2023/38 K. sayılı 22.02.2023 tarihli kararı ile evlendikten sonra kadın eşin, erkek eşin soyadını kullanma zorunluluğu eşitlik ilkesine aykırı kabul edilerek henüz yakın bir tarihte kaldırılmıştır. Bu iki konu haricinde, nafaka da dahil olmak üzere, Türk Medeni Kanununu kapsamında başka herhangi bir konuda kadın veya erkek ayrımı bulunmamaktadır. Boşanma davasında kanunun kadınlardan yana olduğuna dair halk arasında inanılan yaygın kanaat, toplumumuzda halen kadın ve erkek arasında dengelenememiş olan genel hayat şartları ve toplumun bireylere yüklediği rollerin geniş kitleler nezdinde karşılık bulmasından dolayı meydana gelmektedir. Misal olarak halk arasında çoğunlukla sadece erkek eşin kadın eşe yoksulluk nafakası ödeyebileceği düşünülür ancak bu durum genellikle erkek bireylerin kadın bireylere göre daha iyi ekonomik olanaklara sahip bulunmasından dolayı mahkemeler tarafından verilen kararların da sık sık birbiriyle benzerlik göstermesinden kaynaklanmaktadır. Toplumsal şartlardaki benzerlikler dışında, insanın tabiatından kaynaklanan benzerliklerden dolayı da yine mahkemeler tarafından benzer kararların yaygın olarak verildiği görülebilir. Buna örnek olarak da boşanmak isteyen tarafların henüz emme çağında olan bir çocukları bulunmakta ise genel olağan durumlarda çocuğu ancak annesinin sağlıklı bir biçimde emzirebilecek olmasından dolayı yine küçüğün üstün menfaati gözetilerek velayetinin yüksek bir çoğunlukta kadın eşe verilmesi söz konusu olmakta ve toplum nezdinde de çocuğun velayetinin sadece kadın eşe verilebileceğine dair inanış doğmaktadır. Boşanma Davası Devam Ederken Başka Biriyle İlişkiye Başlamak Yasal Mı? Tarafların evlilik birliği içerisinde birbirlerine karşı olan sadakat yükümlülüğü boşanma kararının kesinleştiği ana kadar devam eder. Bu nedenle evlilik birliği içerisinde veya boşanma davası açıldıktan sonra eşlerin başka biriyle ilişkiye başlamaları yasal değildir. Boşanma davası devam ederken bu yönde yeni bir vakıanın meydana gelmesi halinde durumun şartlarına göre güven sarsıcı davranış veya zina nedenine dayalı olarak ikinci bir boşanma davası daha açılması mümkündür. Boşandıktan Sonra Tekrar Ne Kadar Süre İçerisinde Evlenebilirim? Boşanma kararı kesinleştikten sonra erkek eş için bekleme süresi yoktur ancak kadın eşin boşandığı eşinden başka biriyle evlenebilmesi için iddet müddeti olarak tabir edilen 300 günlük bekleme süresine tabidir. Nitekim bu süre beklenmeden yeniden başka biriyle evlenmek istenildiği takdirde ilgili Aile Mahkemesine başvurularak, yönlendirilen sağlık kuruluşuna müracaatla gebelik kontrolü yaptırıldıktan sonra iddet müddetinin mahkeme tarafından kaldırılabilmesi mümkündür. Boşanma Davasında Whatsapp Konuşmaları Delil Midir? Boşanma davasında Whatsapp uygulaması üzerinden yapılan konuşmalar ve bunlara ilişkin ekran görüntüleri, karşı tarafça açık bir şekilde kabul edilmediği müddetçe kesin delil vasfına haiz bulunmamaktadır. Keza dijital veya basılı olarak mahkemeye sunulan ekran görüntüleri, herkes tarafından her zaman oluşturulabilecek belgelerdendir. Yargıtay'ın güncel içtihatlarında, bilirkişi tarafından mobil cihaz içerisindeki Whatsapp uygulamasına erişim sağlanarak gönderilen mesajlar üzerinde doğrudan inceleme yapılması ve telefon hattının sahiplik bilgilerinin ilgili operatörden celp edilerek mesajı gönderen kişinin tespit edilmesi suretiyle kimi durumlarda Whatsapp konuşmalarının delil başlangıcı niteliğinde bir belge olarak nitelendirilebileceği kabul edilmektedir. Bu kapsamda yalnızca ekran görüntülerinin mahkemeye sunulması yeterli olmayıp aynı zamanda mobil cihazın da Whatsapp'a erişilebilecek şekilde bilirkişiye teslim edilmesi şarttır. Nitekim bu halde dahi Whatsapp konuşmaları tek başına kesin delil sayılmamakta yalnızca delil başlangıcı olduğu kabul edilerek tanık deliline dayanabilme imkanı sağlamaktadır. Boşanmak İstemiyorsam Ne Yapmalıyım? Çekişmeli boşanma davasında davalı eşin boşanmaya neden olan olaylarda az da olsa kusurlu olduğunun ispatlanması halinde davacı eş ağır kusurlu olsa dahi mahkeme tarafından boşanmaya karar verilir. Ancak davacı eşin tam kusurlu bulunduğu hallerde kusursuz olan davalı eş tarafından boşanmaya karar verilmesi istenilmemesi halinde mahkeme tarafından da boşanmaya karar verilemez bilakis hiç kimse kendi kusuruna dayanarak bir hak elde edemez. Bu nedenle boşanmak istemediğiniz takdirde, kelimenin tam manasıyla kusursuz bir eş olmanız gerekmektedir. Boşanma Davası Açan Eşime Karşı Dava Açabilir Miyim? Çekişmeli boşanma davasının açılmasından sonra cevap süresi içerisinde ya da cevap süresi geçmiş olsa dahi ayrı bir dava ile asıl davada verilecek boşanma kararının kesinleştiği ana kadar her zaman boşanma davası açan eşe karşı boşanma davası açılabilmesi mümkün ancak zorunlu değildir. Bilakis eşlerden biri tarafından açılan boşanma davasında diğer eş tarafından da boşanma ve ferilerine ilişkin talepler ileriye sürülebilir. Nitekim boşanma davası açan eşin iradesinden bağımsız olarak diğer eşin de boşanma yönünde kendi iradesi bulunmakta ise mutlaka karşı dava açılarak tedbir alınmasını önerebiliriz. Unutulmamalı ki asıl davayı açan eşin istemediği bir kararla karşılaşması halinde açtığı boşanma davasından feragat ederek her aşamada asıl davayı sona erdirebilmesi mümkündür. Bu gibi durumlarda açılan karşı boşanma davası adeta bir sigorta görevi görerek zaman ve para kayıplarını önlemektedir. Son Okuması 20 dakika süren bu makalemiz, maddi kazanç sağlama amacı gütmeden, iş ve günlük çalışmalarımızdan arta kalan zamanlar kullanılarak tarafımızca hazırlanmıştır. Dilerseniz sitemizde yer alan makalelerden Anlaşmalı Boşanma Dava Dilekçesi Örneği ne ve Anlaşmalı Boşanma Protokolü Örneği ne ulaşabilir, Boşanma Davasında Avukatlık hizmeti ihtiyaçlarınız için Kocaeli Boşanma Avukatı sayfamızı ziyaret ederek tarafımızla iletişim e geçip randevu alabilirsiniz. Yazar Kıdemli Kurucu Avukat Cihat Gümrük 2020 yılından itibaren ağırlıklı olarak Özel Hukuk alanında çalışmalarını sürdüren Av. Cihat Gümrük, özellikle şirketler, ticaret, gayrimenkul, kira, miras, aile ve boşanma hukuku alanlarına giren davalarda uzmanlaşarak, Kocaeli İzmit'te yerleşik bulunan hukuk bürosunda, ülke çapına yayılmış olan müvekkillerine Avukatlık, Hukuk Müşavirliği, Sözleşmeli Şirket Avukatlığı ve Kurumsal Hukuk Danışmanlığı hizmetleri vermektedir.
- Kanunlar Kiracıları Mı Koruyor?
Kanunlar Kiracıları Mı Koruyor? Giriş Toplumsal bir mit haline gelen kanunların kiracıları koruması şikayetlerini irdelediğimizde, ortaya çıkan bu algının önemli bir kısmının aslında kiraya verenlerin kendi ihmali hareketleri neticesinde doğduğunu, önemli bir kısmının da devletin sosyal ve ekonomik alanlardaki toplumsal politikalarından yani gerçekten de kanunların kullanımı ile yapılmaya çalışılan kitlesel yönetim planlarından dolayı, doğrudan böyle bir amaç güdülmese de topluma uygulanmak istenilen bazı politikaların dolaylı olarak kiracıları korumasından kaynaklandığını görebilmekteyiz. Bu makalemizde, devletin kanunları kullanarak, doğrudan olmasa da dolaylı olarak kiracıları nasıl ve neden koruduğuna dair amaç ve yöntemleri inceleyeceğiz. Makale İçeriği Kiraya Verenlerin Kanunlardan Şikayet Ettiği Konular. Kiraya Verenlerin Şikayetlerinin Ortaya Çıkış Nedenleri. Problemin Doğumu. Devletin İstediği Politikayı Uygularken, Aynı Zamanda Dolaylı Olarak Kiracıları Koruduğu Araçlar. Sonuç. Kira İlişkilerine Karşı Devlet İle Kiraya Verenler Arasındaki Bakış Açısı Farkı Nedir? Devletin, Ticari Emek Harcamadan Yüksek Kira Geliri Elde Etmek Amacıyla Vatandaşların Fazladan Konut ve İşyeri Satın Almalarını İstemediğini Nasıl Anlıyoruz? Kiraya Verenlerin Mülkiyet Haklarını Kısıtlaması. Bazı Koşullara Göre Kiraya Verenlerin Mülkiyet Hakları Üzerindeki Kısıtlamayı Kaldırması. Devlet Kiraya Verenin Kolay Para Kazanma İradesini Nasıl Tespit Eder? Devlet, Vatandaşların Kiralamak Amacıyla İhtiyaç Fazlası Konut ve Çatılı İşyeri Satın Almalarını Hangi Yollarla Engellemeye Çalışır? Vergiler. Kiraya Verenin Mülkiyet Hakkının Kısıtlanması. Kira Mevzuatının Çok İnce Detaylı ve Karmaşık Bir Şekilde Hazırlanması. Kanunlar Kiracıları Mı Koruyor? Kanunlar kiracıları mı koruyor sorusuna kısaca cevap vermek gerekir ise yürürlükte bulunan kira mevzuatında yer alan hükümler, kira ilişkisinin tarafları içerisinden özellikle birini seçerek onu korumaya yönelik oluşturulmamıştır. Kira mevzuatı, sosyal ve ekonomik olarak belirli argümanlara dayanan mantıklı kıstaslar dahilinde, hakkaniyet ilkeleri gözetilerek toplumun geneline uygulanabilecek bir şekilde hazırlanmıştır. Ancak günümüzde özellikle konut ve çatılı işyeri cinsi taşınmazlarını kira akdine konu edip, çeşitli nedenlerden dolayı kiracıları ile problem yaşayan ve problemlerini yargıya taşıyan kiraya verenler tarafından sık sık kanunların kiracıları koruduğuna dair sitemde bulunduğuna denk gelmekteyiz. O halde hem kanunlar doğrudan kiracıları koruma amacı gütmezken hem de bunca şikayet arasındaki çelişkinin nasıl meydana geldiğini irdelememiz gerekmektedir. Kiraya Verenlerin Kanunlardan Şikayet Ettiği Konular Öncelikle kiraya verenler tarafından ileriye sürülen şikayetlerin temeline baktığımızda, özellikle konut ve çatılı işyeri cinsi taşınmazlarını kiraya veren kişilerin kanunlardan şikayet edenler arasında ezici bir çoğunlukta bulunduklarını görmekteyiz. Bu kişiler tarafından dile getirilen şikayetleri incelendiğimizde ise karşımıza hiç kuşkusuz 4 tane ana neden çıkmaktadır. Bu nedenler ve kanundaki hukuki dayanakları şunlardır: Kira sözleşmesi yapıldıktan sonra kiralananın adeta kiracının malı olması. -(TBK. madde 301) Kira bedelinin kiraya verenler tarafından istenildiği zaman, istenildiği gibi belirlenememesi. -(TBK. madde 344) Kira sözleşmelerinde, kiracı aleyhinde cezai şart kararlaştırılamaması. -(TBK. madde 346) Kiracıların kiralanandan istenildiği zaman çıkarılamaması. -(TBK. madde 347) Kiraya Verenlerin Şikayetlerinin Ortaya Çıkış Nedenleri Kiraya verenlerin kanunlardan şikayetçi olmalarına sebebiyet veren en temel şey, devletin vatandaşlarının kullanmayacakları konut ve çatılı işyerlerini satın almalarını istememesinden kaynaklanmaktadır. Devlet, toplumu oluşturan tüm vatandaşlarının eşit ve adil bir şekilde barınma ve ekonomik temel haklarına kavuşmasını sağlamaya çalışırken bu esnada aldığı kararlardan da dolaylı olarak kiracılar, kiraya verenlere göre daha üstün haklar elde etmekte, kiraya verenler de kanunların kendilerini korumadıklarından yakınmaktadırlar. Kiraya verenlerin kanunların kendilerini mağdur ettiğini söyledikleri süreci 3 ana başlıkta inceleyebiliriz. Problemin Doğumu : · Devletin, vatandaşlarının fazladan, kullanma ihtiyacı duymadıkları konut ve çatılı işyerlerini satın almalarını istememesi. · Kiraya verenler ile devletin, kiralama işlemlerine karşı farklı bakış açılarıyla yaklaşması. · Çalışmadan kira geliri elde amacıyla konut ve çatılı işyeri kiralayan kişilerin devlet politikalarına aykırı hareket ettiklerinin ve adeta akıntıya karşı kürek çektiklerinin bilincinde olmamaları. Devletin İstediği Politikayı Uygularken, Aynı Zamanda Dolaylı Olarak Kiracıları Koruduğu Araçlar : · Vergiler, · Kiraya verenlerin Anayasal mülkiyet haklarının kısıtlanması, · Kira hukuku mevzuatının, konut ve çatılı işyeri kiralamak isteyen kişiler için sıkı şekil şartlarına tabi olarak karmaşık ve aşırı ince detaylı bir şekilde düzenlenmesi, Sonuç · Yapmak istedikleri şey ile devletin uygulamak istediği politikalarının zıt olduğunun farkında olmayan kiraya verenlerin, hali hazırda kasıtlı olarak aşırı detaylı olarak hazırlanan kira mevzuatları hakkında bilgi sahibi olamadan, tabiri caiz ise taşınmaz kiralama ilmini bilmeden, alelade bir şekilde kiralama işlemi yapmaları ve kendi ihmallerinin kiracılara menfaat sağlaması, sonuç olarak devletin istediği şekilde kiraya verenlerin, yani elinde fazladan konut ve çatılı işyeri bulunan kişilerin, kullanmadıkları fazladan konut ve çatılı işyeri cinsi taşınmaz mala sahip olmaktan soğuyarak bu taşınmazları piyasaya arz etmeleri. Temelinde tüm vatandaşlara eşit haklar sunmayı hedefleyen ve birçok ülkede aynen veya benzer olarak fiilen uygulanan bu politikanın, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulduğu günden bu yana enflasyonla iç içe yaşayan bir ülke olmasından dolayı, enflasyondan kendini korumak isteyen vatandaşların kullanma ihtiyacı duymadıkları konut ve çatılı işyeri satın almalarının önüne geçilememesi nedeniyle uygulamada ne kadar işlevsel olduğu tartışılabilir. Ancak tamamen siyasetten bağımsız olan kişisel kanaatimizce, kitlesel yönetim amacıyla devletler tarafından uygulanan bu politikalar olmasaydı yalnızca Türkiye'de değil tüm dünyada insanların barınacak konut ve geçimlerini sağlayacak işyeri ihtiyaçlarına ulaşması daha zor bir hal alırdı. Kira İlişkilerine Karşı Devlet İle Kiraya Verenler Arasındaki Bakış Açısı Farkı Nedir? Öncelikle şunu hatırlamakta yarar vardır ki kanunlar, toplumdaki bireylerin bir arada yaşayabilmesi için belirli kıstaslara dayalı olarak belirlenmiş kurallar bütünüdür. Devlet, yasama organı vasıtasıyla koyduğu kurallarla toplumdaki insanların davranış şekillerden, yaşayış tarzlarına, para kazanma yollarından, nasıl bir hayat süreceklerine kadar her alanda insanların yaşamlarına, davranışlarına ve düşüncelerine etki eder. Topluluktaki insanların neyi, neden ve nasıl yapabileceğini ya da yapamayacağını belirleyen bu kuralların, ne kadar detaylı olarak düzenlenmiş oldukları ve kamu otoriteleri tarafından ne kadar yaygın bir şekilde uygulanabildikleri hususu, toplumun gelişmişlik seviyesine etki eden en önemli kriterlerden birisidir. İnsanların belirli bir düzen içerisinde, tek bir vücut gibi sistematik olarak hareket edip, devleti ayakta tutabilmeleri için vatandaşlar tarafından yürürlükte bulunan kanunların iyi bilinip, olağan hayatlarında da uygulanması gerekir. Toplumun hal ve hareketlerine yön vermek için konulan bu kurallar şayet toplumu oluşturan vatandaşlar tarafından benimsenmez ise bu noktadan sonra kanunların adaletsiz olduğuna yönelik sesler toplumda yankılanmaya başlar. Devlet, ticari bir faaliyet yürütmeyen vatandaşların, yatırım veya herhangi bir nedenle, fiili kullanım ihtiyacından fazla sayıda edinmiş olduğu konut ve çatılı işyeri cinsi taşınmazlar üzerinde, uzun süreli kira sözleşmeleri yaparak, "ticari emek sarf edilmeyen kira ilişkilerinin yüksek kazançlı bir gelir modeli haline getirilmesini" kabul etmemekte, dolaylı olarak da: "kullanım ihtiyacından fazla sayıda konut ve çatılı işyeri edinen vatandaşlarının bu mallarını satarak piyasadaki arzı çoğaltmalarını ya da konut ve çatılı işyeri ihtiyacı duyan vatandaşlarına uygun şartlar altında kiralanarak temel ihtiyaçlarının giderilmesini" sağlamaya çalışmaktadır. Bu noktada devlet, bireyin Anayasa ile koruma altına alınmış olan mülkiyet edinme hakkını kendisi ile çelişerek tamamen engellemeye çalışmaktan ziyade, mülkiyet hakkının devri gibi taşınmazın aynından doğan haklara hiçbir şekilde dokunmadan, kullanım kuralları üzerinde düzenlemeler yapıp, toplumdaki herkesin barınma ve geçinme hakkına adil bir şekilde erişebilmesini amaçlamaktadır. Toplumumuzdaki vatandaşlar ise adeta akıntıya karşı kürek çekip, devletin kanunlarla uygulamaya çalıştığı politikanın tam aksi yönünde hareket ederek, zaman içerisinde önce birden fazla sayıda konut ve çatılı işyeri cinsi taşınmaz satın almayı bir yatırım modeli haline getirmiş, sonrasında ise yaşanan arz kıtlığından istifade edip kira fiyatlarını dilediğince yükseltmeye çalışarak, bu yatırımı emek sarf etme unsuru eksik olan bir ticari işletme gözüyle bakmaya başlamışlardır. Halbuki devlet koyduğu kanunlar ile üstü kapalı bir şekilde topluma; Kendinin veya yakınlarının ikametgah ve işyeri ihtiyaçları için kullanmak üzere, konut veya çatılı işyeri cinsi taşınmaz edinebilirsin, Kullanma kastın olmaksızın, yalnızca yatırım, miras, bağış veya her ne yolla olursa olsun ihtiyacından fazla sayıda bir taşınmaz edinmiş isen getirdiğim vergi yükümlülükleriyle kullanmadığın bu malları satarak yahut kiralayarak piyasaya arz etmene ve ihtiyacı olan vatandaşlarımın ihtiyaçlarını gidermeye zorlarım, Yüksek kira geliri etme maksadıyla kullanım ihtiyacından fazla sayıda konut veya çatılı işyeri cinsi taşınmaz edindiysen, otel, hostel, pansiyon hatta bungalov işletmesi gibi kısa süreli konaklama yahut paylaşımlı ofis, geçici stant, geçici atölye gibi 6 aydan kısa süreli konut ve çatılı işyeri kiralama modelleri ile "ticari emek" harcama" koşuluyla yasal bir ticari faaliyet gösterip, serbest piyasa koşullarına tabi bir şekilde dilediğin sözleşme şartlarını, kiralama fiyatını ve kiralama süresini kendin belirleyebilirsin ancak "ticari emek" unsuru olmadan bu taşınmazları yüksek gelir kapısı olarak kullanamazsın, demektedir. Devletin, Ticari Emek Harcamadan Yüksek Kira Geliri Elde Etmek Amacıyla Vatandaşların Fazladan Konut ve İşyeri Satın Almalarını İstemediğini Nasıl Anlıyoruz? 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 5. maddesinde devletin temel amaç ve görevleri: " Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır." şeklinde belirtilmiştir. Yani devlet tüm vatandaşlarını mutlu etmeyi amaçlamaktadır, ama insan tabiatı gereği bencil bir varlıktır. Toplumu oluşturan birey, devletin güttüğü amaçtan ayrışarak, herkesten daha önce ilk olarak kendisinin, ailesinin ve yakınlarının mutluluğunu amaçlar. Devlet de vatandaşının kendisi, ailesi ve yakınları için bir konut veya çatılı işyeri cinsinde bir mal edindiyse, "bu mallar kapsamında" vatandaşının mutluluğa eriştiğini kabul etmektedir. Ama devlete göre kiraya veren sıfatına sahip olan yani kendisinin ve ailesinin kullanım ihtiyacından fazla sayıda konut ve çatılı işyeri edinen vatandaş, mutluluğa erişmekle kalmamış ihtiyacından fazlasına da sahip olarak diğer vatandaşlarının bu ihtiyaçlarına erişimini zorlaştırmış demektir. Kiraya Verenlerin Mülkiyet Haklarını Kısıtlaması Devletin vatandaşların kiralama amacıyla konut ve çatılı işyeri satın almalarını istemediğini nereden anladığımıza dönersek eğer; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun "Dördüncü Bölüm"ünün "Birinci Ayrım"ında kira sözleşmelerinin "Genel Hükümler"i, "İkinci Ayrım"ında "Konut ve Çatılı İşyeri Kiraları", "Üçüncü Ayrım"ında ise "Ürün Kirası" hükümleri düzenlenmiştir. Arsa kiralama, araç kiralama, fabrika kiralama, makine kiralama, eşya kiralama, oda kiralama gibi konut, çatılı işyeri ve ürün dışında kalarak akla gelebilecek her türlü kiralama genel hükümlerde düzenlenmiş iken konut ve çatılı işyerlerine özel bir ayrım yapılarak bu konuya hassasiyetle yaklaşılmıştır. Kira mevzuatının genel hükümlerine göre kiralama yapacak olan vatandaşlar sözleşme serbestisi ilkesi gereği nispeten daha özgürken, konut ve çatılı işyeri kiralaması yapacak olan vatandaşlar için bazı kısıtlamalar getirilmiştir. Diğerlerin farklı olan bu kısıtlamaların neler olduklarına baktığımızda ise tam olarak kira mevzuatından şikayet eden kişilerin yakındıkları noktalar olduklarını görmekteyiz. Bunlar: Türk Borçlar Kanunu madde 301 (Taşınmazı kiraladıktan sonra adeta kiracının bir malı olması): "Kiraya veren, kiralananı kararlaştırılan tarihte, sözleşmede amaçlanan kullanıma elverişli bir durumda teslim etmek ve sözleşme süresince bu durumda bulundurmakla yükümlüdür. Bu hüküm, konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı aleyhine değiştirilemez; diğer kira sözleşmelerinde ise, kiracı aleyhine genel işlem koşulları yoluyla bu hükme aykırı düzenleme yapılamaz." Türk Borçlar Kanunu madde 344 (Kira bedelinin kiraya veren tarafından istenildiği gibi belirlenememesi): " Tarafların yenilenen kira dönemlerinde uygulanacak kira bedeline ilişkin anlaşmaları, bir önceki kira yılında tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla geçerlidir. Bu kural, bir yıldan daha uzun süreli kira sözleşmelerinde de uygulanır. Taraflarca bu konuda bir anlaşma yapılmamışsa, kira bedeli, bir önceki kira yılının tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla hâkim tarafından, kiralananın durumu göz önüne alınarak hakkaniyete göre belirlenir." Türk Borçlar Kanunu madde 346 (Kiracı aleyhinde cezai şart kararlaştırılamaması): " Kiracıya, kira bedeli ve yan giderler dışında başka bir ödeme yükümlülüğü getirilemez. Özellikle, kira bedelinin zamanında ödenmemesi hâlinde ceza koşulu ödeneceğine veya sonraki kira bedellerinin muaccel olacağına ilişkin anlaşmalar geçersizdir." Türk Borçlar Kanunu madde 347 (Kiracının istenildiği zaman çıkarılamaması): " Konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı, belirli süreli sözleşmelerin süresinin bitiminden en az onbeş gün önce bildirimde bulunmadıkça, sözleşme aynı koşullarla bir yıl için uzatılmış sayılır. Kiraya veren, sözleşme süresinin bitimine dayanarak sözleşmeyi sona erdiremez. Ancak, on yıllık uzama süresi sonunda kiraya veren, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az üç ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla, herhangi bir sebep göstermeksizin sözleşmeye son verebilir." 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 301. 344. 346. ve 347. maddelerine baktığımızda devlet, diğer kiralama işlemlerine uygulanan sözleşme serbestisi ilkesinin konut ve çatılı işyerleri kiralarına uygulanmayacağını koyduğu kesin hükümler ile açık bir şekilde belirtmektedir. Bu noktada devlet adeta, ihtiyaç fazlası konut ve çatılı işyeri cinsi taşınmaz sahibi olan kişilerin Anayasa ile koruma altındaki mülkiyet haklarını kısıtlayarak diğer vatandaşların bu taşınmazlardan en az 10 yıl süreyle uygun koşullar altında faydalanmalarını istediğini belirtmektedir. Bazı Koşullara Göre Kiraya Verenlerin Mülkiyet Hakları Üzerindeki Kısıtlamayı Kaldırması Öte yandan devlet, ihtiyaç doğduğu takdirde konut ve çatılı işyeri cinsi taşınmazını kiraya veren kişilerin, bu taşınmazlarını geri almalarının da önünü açarak, kiraya verenlerin mülkiyet haklarını tamamen ortadan kaldırmadığını ve kiraya verenin de sonradan bu taşınmaza ihtiyaç duyabileceğini gözeterek adil bir şekilde davranmaya çalıştığını belirtmektedir. Bunu da yine 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 350. maddesinin 1. fıkrasında, kiraya verenin: " Kiralananı kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut ya da işyeri gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğu varsa," kiralama süresi sonunda, uzayan 10 yıllık kiralama süresini beklemeden kira sözleşmesini feshedebileceğine hükmederek dile getirmektedir. Keza hali hazırda kiralanmış olan bir taşınmaz satın almış olan yeni malike de kanunun 351. maddesinde: "Kiralananı sonradan edinen kişi, onu kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut veya işyeri gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğu varsa, edinme tarihinden başlayarak bir ay içinde durumu kiracıya yazılı olarak bildirmek koşuluyla, kira sözleşmesini altı ay sonra açacağı bir davayla sona erdirebilir." diyerek, daha da üstün bir mülkiyet hakkı sağlamaktadır. Devlet Kiraya Verenin Kolay Para Kazanma İradesini Nasıl Tespit Eder? Yukarıda da belirttiğimiz üzere devlet, emek harcayarak yüksek kira geliri elde maksadıyla ihtiyaç fazlası taşınmaz edinilmesine ve kiralanmasına karşı değildir. Bilakis liberal ekonomi politikasının temelini, fiyatların devlet müdahalesi olmadan, piyasadaki arz, talep ve rekabet gibi kıstaslara göre serbest bir şekilde belirlenmesi ilkesi oluşturmaktadır. Ancak devlet, tüm vatandaşlarının barınma ve geçim gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için konut ve çatılı işyeri kiralamalarını serbest piyasa ekonomisi koşullarından ayrık tutmak ve kolay para kazanma amacıyla hareket eden kişilerin bundan istifade etmelerini, "ticari emek harcama" unsuruyla tespit ederek engellemeye çalışmaktadır. Nitekim ticari emek unsuru da şu şekilde tespit edilmektedir: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 339. maddesinde: " Konut ve çatılı işyeri kiralarına ilişkin hükümler, bunlarla birlikte kullanımı kiracıya bırakılan eşya hakkında da uygulanır. Ancak bu hükümler, niteliği gereği geçici kullanıma özgülenmiş taşınmazların altı ay ve daha kısa süreyle kiralanmalarında uygulanmaz. " denilerek, kiraya verenlerin şikayet ettikleri mevzu bahis hükümlerin, niteliği gereği geçici kullanıma özgülenmiş taşınmazların 6 aydan kısa süreyle kiralanmalarında uygulanmayacağı belirtilmektedir. Bu konuyu daha açık bir şekilde anlatabilmek için örnek vermek gerekir ise; iki ayrı binada, her birinin ayrı ayrı 6 dairesi olan Ali ve Ayşe isimli iki ayrı vatandaş düşünelim. Her ikisi de sahip olduğu 6 dairenin birinde kendi oturmakta iken bir diğer dairesinde de çocuğunu oturtmaktadır. Ali geriye kalan ihtiyaç fazlası 4 dairesinin her birini altı aydan uzun süreli kira akitleriyle TBK'nın "konut ve çatılı işyeri kiraları" hükümlerine tabi olarak, uzun dönem kiralama işlemi yaparken; Ayşe ise geriye kalan ihtiyaç fazlası 4 dairesini otel/pansiyon işletmesine çevirerek gelen müşterilerine altı aydan kısa süreli olmak kaydıyla, TBK'nın "Genel Kiralama" hükümlerine tabi olarak, birkaç günlük, haftalık ya da aylık kiralama modeli ile kiraya vermektedir. Bu kiralama ilişkilerine baktığımızda hiç kuşkusuz her gün yeni bir kira ilişkisi kurmakla uğraşan Ayşe, tek seferde altı aydan uzun süre kiralama yapıp kenara çekilen Ali'den daha fazla emek sarf etmektedir. Ancak Ali kira sözleşmesi şartlarını ve kira bedelini istediği zaman, istediği gibi belirleyemeyip, 10 yıl süreyle de yapmış olduğu kira sözleşmesini feshedemezken, Ayşe serbest piyasa koşullarına ve sözleşmesi serbestisi ilkesine tabi olarak istediği kira süresini, istediği artış oranını, istediği cezai şartı belirleyebilmektedir. Devlet adeta emek harcayarak yüksek kira geliri elde edilmesine karşı çıkmamakta ancak emek harcamadan yüksek kira geliri elde edilmeye çalışılmasını hoş karşılamamaktadır. Keza gündelik hayata baktığımızda da fiziki nitelikleri tamamen aynı olan konut veya çatılı işyeri cinsi taşınmazını kısa süreli kiralama modelleri ile kiraya veren kişilerin elde ettikleri yüksek gelirlerden memnun olduklarını ve kira artışı, kira süresi, cezai şart gibi konular hakkında kanunlardan hiç şikayetçi olmadıklarını görürken, aynı taşınmazı uzun dönem kiraya veren kişilerin istedikleri gelirleri elde edemedikleri, taşınmazlarını istedikleri gibi kullanamadıklarına dair kanunlara karşı sitemde bulunduklarını görmekteyiz. Peki devlet yüksek kira getirisi amacıyla fazladan taşınmaz edinen kişi ile ticari emek harcamadan, kolay yoldan yüksek kira geliri elde amacı içerisinde bulunan kişileri nasıl ayırt etmektedir diye soracak olursak eğer bu nokta da devreye vergiler girmektedir. Taşınmazını ticari bir faaliyet yürütmeden altı aydan uzun süreyle kiraya veren kişi Stopaj Vergisine tabi iken ticari faaliyet kapsamında altı aydan kısa süreli kiralama yapan kişiler fatura kesme yükümlülüğüne ve Katma Değer Vergisi (KDV)'ne tabidirler. Yani yukarıda verdiğimiz örnekte yer alan Ali ihtiyaç fazlası konutunu kiraya verdiği için stopaj vergisi ödemekte iken aynı konutu otele çeviren Ayşe ise her müşterisine fatura kesip KDV. ödemektedir. Devlet, Vatandaşların Kiralamak Amacıyla İhtiyaç Fazlası Konut ve Çatılı İşyeri Satın Almalarını Hangi Yollarla Engellemeye Çalışır? Vergiler Devletin, vatandaşların kiralamak amacıyla ihtiyacından fazla sayıda konut ve çatılı işyeri satın almasını engellemede kullandığı ilk yol vergilerdir. Bilakis istisnalar hariç, her bir taşınmaz emlak vergisi ve çevre temizlik vergisi gibi vergilerle, sahip olundukları sürece malikine düzenli olarak bir takım zorunlu masraflar açmaktadır. Malik olan kişi, sahip olduğu taşınmazları fiilen kullandığı sürece bu masraflara katlanmayı bir vatandaşlık ödevinin yerini getirilmesi olarak kabul edebilecek iken fiilen kullanmadığı takdirde gereksiz bir gider olarak kendisine yük olacaktır. Keza satın alınan taşınmazın 5 yıllık süre geçmeden önce tekrar satılması halinde, alım ve satım fiyatı üzerinden Değer Artış Kazancı Vergisi de söz konusu olacağından, ihtiyaç fazlası olan taşınmazların sürekli olarak alınıp satılarak yüksek gelirler elde edilmesinin de bir nebze önüne geçilmeye çalışılmaktadır. Her ne kadar istisnalar olsa da ve günümüzde enflasyon artışı nedeniyle yeteri kadar işlevsel bulunmasa da devlet, getirdiği vergi yükümlülükleriyle vatandaşlarının ihtiyacından fazla sayıda konut ve çatılı işyeri cinsi taşınmaz edinmelerini engellemeye, bir şekilde edinilmiş ise ya elden çıkartarak piyasaya arz etmeye ya da elden çıkartılmak istenilmediği takdirde bu masrafları karşılayabilmek için mülkiyet hakkının kısıtlanması göze alınarak, ihtiyacı bulunan kişilere kiralamaya yöneltmektedir. Kiraya Verenin Mülkiyet Hakkının Kısıtlanması Devlet, vatandaşların ihtiyacından fazla sayıda mal edinmeleri durumunu Anayasa'da yer alan kurallar nedeniyle doğrudan yasaklayamamaktadır. Bilakis Anayasa'nın 35. maddesinin 1. fıkrasında: " Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir." denilerek, bireyin bir veya birden fazla sayıda mülk edinmesine açık bir şekilde izin verilmiştir. Ama Anayasa'nın 35. maddesinin devamına baktığımızda: "Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz." denilerek devletin, diğer vatandaşlar yararına, belirli koşullar altında, mülkiyet hakkına sahip olmuş olan vatandaşların bu haklarının kanunla sınırlandırılabileceğine de hükmedildiğini görebilmekteyiz. Devlet ile kanunlardan şikayet eden kiraya verenler arasındaki çatışmanın temeli tam olarak bu noktaya dayanmaktadır. İhtiyacından fazla sayıda konut ve çatılı işyeri edinmiş olan vatandaşlar, bu taşınmazlarını piyasaya arz ederek ihtiyaç sahibi olan diğer vatandaşların temel haklarına olan erişimlerini kolaylaştırmadıkları müddetçe, getirilen ağır vergi yükümlülükleri nedeniyle masrafları karşılayabilmek için kira akitleri kurmaya sevk edilmekte ve bu esnada da Türk Borçlar Kanununun 301. 344. 346. ve 347. maddeleriyle mülkiyet hakları kısıtlanarak, ihtiyaçtan fazla sayıda taşınmaz sahibi olmaktan adeta soğutulmaktadırlar. Kira Mevzuatının Çok İnce Detaylı ve Karmaşık Bir Şekilde Hazırlanması 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun "Kira Sözleşmesi" hükümlerine baktığımızda toplamda üç ana başlıktan oluşmaktadır. Bunlar basit bir şekilde: "Genel Hükümler", "Konut ve Çatılı İşyeri Kiraları" ile "Ürün Kirası"dır. Ancak daha önce de belirttiğimiz üzere kanunlar direkt olarak kiracılar ya da kiraya verenler dikkate alınarak bu taraflardan özellikle birini koruma kastıyla oluşturulmamıştır. Devlet tüm vatandaşlarının konut ve çatılı işyerleri kapsamındaki temel ihtiyaçlarını karşılamayı hedeflerken, bu amacın yerine getirilmesi esnasında uyguladığı politikalar nedeniyle konut ve çatılı işyeri kiralayan kiracılar yararına üstün menfaatler doğması sonucu ortaya çıkmıştır. Bunu da şu gibi dayanaklardan anlamaktayız; misal vermek gerekir ise arsasını üçüncü bir kişiye kiralayan kişi sözleşmede kararlaştırılan kiralama süresi sonunda kiracısının tahliyesini isteyebiliyorken, konut veya çatılı işyerini kiralayan kişi sözleşmede kararlaştırılan kiralama süresinden sonra 10 yıl daha geçmesini beklemek zorunda kalmaktadır. Bunun yanında hukuk alanında faaliyet gösteren herkes takdir edecektir ki; "Konut ve Çatılı İşyeri Kiraları" hükümleri kadar dava şartı olan kesin işlem ve kısıtlı süre bulunduran başka kanun sayısı oldukça azdır. Hali hazırda mevcut olan bir hakka dayalı olarak dava açmak için bile usul kuralları gereği dava açmadan önce yerine getirilmesi gereken birbirinden farklı işlemler, her olaya göre ayrı ayrı beklenilmesi gereken süreler yahut mutlaka belirli bir süre içerisinde yapılması gereken işlemler bulunmaktadır. Bunun yanında da "Konut ve Çatılı İşyeri Kiraları" kısmında yer almayıp da "Genel Hükümler" kısmına atıf yapılan veya Yargıtay'ın içtihatlarıyla sonradan belirlenmiş olan kurallar da bulunmaktadır. Yani bir hakkın yargı yoluyla nasıl elde edilebileceğini anlamak için sadece kanunu okumak yeterli değil, konuyla ilgili daha önce yargıya taşınmış olan emsal içtihatları da araştırmak gerekmektedir. Karşılaştırarak örnek vermek gerekir ise; muaccel olan genel bir alacağı için dava açmak isteyen bir kimsenin 10 yıl süre içerisinde herhangi bir zamanda doğrudan mahkemeye başvurması yeterli iken belirsiz süreli kira sözleşmesi ile konutunu kiralayan bir kimse ihtiyaç nedeniyle tahliye davası açabilmek için genel hükümlere göre 6 aylık kira dönemi süresi içerisinde, kira döneminin bitimine en az 3 ay kalan süre öncesinde kiracının eline ulaşacak şekilde fesih ihtarı göndererek kira akdini feshetmek, akabinde 6 aylık kira dönemi süresi bitmesini beklemek, daha sonra takip eden 1 ay süre içerisinde önce dava şartı zorunlu arabuluculuk yoluna başvurmak ve arabuluculuk sürecinde duran süreler de eklenerek 1 ay + arabuluculukta geçen süre kadar süre içerisinde dava açmak, dava açmadan önce de ihtiyaç gerekçesinin kiracının tahliyesini gerektirir bir neden olup olmadığı konusunda emsal içtihatları araştırarak haklılığından emin olmak ve üstüne kiranın başlangıç tarihi, aylık kira bedeli gibi konuları mahkemede yazılı deliller ile ispat etmek zorundadır. Bu kadar kural bolluğu, belirsizlik ve karmaşanın bulunduğu bir ortamda, tamamen aynı olan olaylara, farklı mahkemeler tarafından da birbirinden farklı olan ama oldukça da birbirine benzeyen kanuni dayanaklardan yaklaşılarak farklı kararlar verilebilmekte ve tabii olarak yargıda içtihat birliği oluşturulamamaktadır. Bu durum yeterli özverinin gösterilmediği gerekçesiyle mahkemelere yüklenecek bir kabahat değil mevzuatın hali hazırda buna yol açacak şekilde hazırlanmış olmasından kaynaklanmaktadır. Böyle bir ortamda taşınmaz kiralama ilmi hakkında bilgisi olmayan, kırtasiyeden alınmış matbu bir kira sözleşmesi ile kendisini güvence altına aldığı yanılgısına düşen ve kiralama sürecinin en başından itibaren hukuki destek almayan kiraya veren, ihmali hareketleriyle kendi durumunu gittikçe daha da zora sokmaktadır. Keza kimi hallerde bu ihmallerden doğan eksikliklerin giderilerek yargı nezdinde bir hakkın kazanılabilmesi için en baştan itibaren kaybedileceği bilinen harici davalar dahi açılmak zorunda kalınmaktadır. Günümüzde 12. Yargı Paketi gündemde iken halen daha bu karmaşa ortamının mevzu bahis edilmemiş olması, söz konusu mevzuatın devletin kitlesel yönetim politikalarının yürütülmesinde bir araç olarak kullanıldığını gösterdiği kanaati içerisindeyiz. Son Okuması 14 dakika süren bu makalemiz, maddi kazanç sağlama amacı gütmeden, iş ve günlük çalışmalarımızdan arta kalan zamanlar kullanılarak tarafımızca hazırlanmıştır. Dilerseniz sitemizde yer alan makalelerden Kiracının Tahliye Nedenleri ve Tahliye Davaları Hakkında Bilinmesi Gereken Bilgiler e, Kiracının Tahliyesi Dava Dilekçesi Örnekleri ne ve Tahliye Taahhütnamesi Örneği ne ulaşabilir, Tahliye Davasında Avukatlık hizmeti ihtiyaçlarınız için Kocaeli Kira Avukatı sayfamızı ziyaret ederek tarafımızla iletişim e geçip randevu alabilirsiniz. Yazar Kıdemli Kurucu Avukat Cihat Gümrük 2020 yılından itibaren ağırlıklı olarak Özel Hukuk alanında çalışmalarını sürdüren Av. Cihat Gümrük, özellikle şirketler, ticaret, gayrimenkul, kira, miras, aile ve boşanma hukuku alanlarına giren davalarda uzmanlaşarak, Kocaeli İzmit'te yerleşik bulunan hukuk bürosunda, ülke çapına yayılmış olan müvekkillerine Avukatlık, Hukuk Müşavirliği, Sözleşmeli Şirket Avukatlığı ve Kurumsal Hukuk Danışmanlığı hizmetleri vermektedir.









